“Ateist değilim, pagan dinlere, özellikle
şamanizm"e yakın görüyorum kendimi. Çünkü şiir şamanizmin Ş
harfiyle başlar. Bence günümüz şiirinin tek işlevi, şiiri
bizzat yaşayan o "barbar"ların düşlem dünyasını zamanımıza,
aşk ve adalet tutkularını ileriye, yarınlara taşımaktır. Ne
zaman elime kalemimi alsam harf cinlerinin bu mealdeki
fısıltılarını duyuyorum,” diyen birisiyle konuşmak, yüzleşmek
zor olsa gerek. Zor olacağı kadar da ilginç. Öyle ya, yeni
kitabı Kılıç İpekte Sınanır dolayısıyla yazdığım
deneme-inceleme metninde, şiirimizin Marko Polo'su olarak
tanımlamıştım kendisini. Yazı henüz yayımlanmadı; bu söyleşiye
başlarken Hüseyin Ferhad'ın da haberi yoktu çalışmamdan, iki
aydan beri şiirleri üzerinde yolculuk ettiğimden...
Söyleşimiz ikili 'monolog' ile, bir tür 'kolaj'
yöntemine sürüklenebilirdi. Zira söyleşi yapmaya adapte
olamayacağını baştan ifade etmişt, fakat benim ısrarımla
kabullenmişti. Soruları, sorunları; sözlü, yazılı, ses
kayıtlı, nasıl istersen yanıtla dedim. Öylelikle şiirin,
şiirinin art alanlarına, diplere ve yüzey ufuklarına tur
düzenler gibi sohbet edeceğimizi tasarlıyordum. Aşağı yukarı
tasarladığım gibi de oldu; homojen bir metinleme, kâh
konuşmayla, kâh yazılı yanıt paragrafları isteyerek,
kışkırtarak ilerletip oluşturdum yazı’yı.
Şiiri ve şiire yaklaşımı
hakkında düşüncelerimi bildiği ve daha önceleri de bazı
konuları, kavramları konuşup tartıştığımız için, biraz girift,
kaotik soru metinleri verdim önce. O da benim gibi zaman
yoksulu sayıldığından, uğraşamaz, yanıtlamaktan cayar diye
tedirginlik duymadım değil. Ama ikna oldu, iyi ki de oldu,
çünkü bu uzunca, tarih, coğrafya, şiir, toplum ve birey,
modernizm ve mistisizm çeşnili tuhaf metin çıktı ortaya.
Okunması, yazılmasından daha kolay olmaz sanmam ya, umarım
beni mahcup eder okuyanlar.
Hüseyin Ferhad, konuşurken gizemli,
ağdalı tümceler kurmaya özen gösteren bir dil seyyahı. Tam
anlamıyla bir şaman bezemesi, nakışlaması var, kullandığı
sözcüklerde. Kendine "ortak"lar, uzun yolculuklarında
arkadaşlık edecek "dost"lar arayan bir "laf cambazı". Salt
söyleşiye ivme kazandırayım diye, durduğu yeri, dokunduğu
kitapları, Yunus Emre'den diline pelesenk ettiği "içimdeki
Ben"i, yani şair benliğini ele versin diye ‘tuzak’ sorulara
sapıyorum. Mistik metaforları çevresinde dolanıp duruyoruz;
cinler, periler, hüzün ve esin melekleri... Elbette şairliğin
aşk halini eşelemeye çalışıyorum. Cin Hüseyin'i (bir şiir
kahramanı mı, yoksa kendisi mi?), onu soruyorum ısrarla.
Bilinenleri yineliyoruz yer yer.
Gerçekten, nedir cin? Hüseyin Ferhad ile örtüşen yönleri var
mı, "hayal ülkesinde" şiir kahramanının. Tüm bu sorulara yanıt
arayıp paylaşmak 'meraklısı için not' niyetine çözümlemeye
çalışmaktı, söyleşinin amacı. Çünkü bilen biliyor ki Hüseyin
Ferhad'ın şiiri tüm Orta Asya'yı, Yakın Doğu'yu, Orta Doğu'yu
ve Ön Asya'yı kapsayan tarih, coğrafya, botanik veya antik
kavramlar/değerler atlasını andırır neredeyse. Pek çok ülke,
dağ, tepe, ırmak, bozkır-step, okur bilincinde at koşturacak
kadar yoğunluktadır. Hüseyin Ferhad Türkmen kökenli bir
Çukurovalı. Bence bir göçebe sayılır. Abdulkadir Budak' ın
tanımlamasıyla, "kendi köklerini, atalarını arayan Türk
şiirinin bir Kunta Kinte’ si ”. Yayımlanmış beş şiir kitabı
var, bir de toplu basım... Deniz Çobanları (1982), Ve Yürüdük
Gecenin Ateşleri İçinden (1984, Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü),
Söyle Gölgen de Gitsin (1993; 1994 Yunus Nadi Şiir Ödülü),
Hayal Ülkesinin Keşfi (1995), Hazer İçin Birkaç Sarı Gül
(2000, Toplu Şiirler Kılıç İpekte Sınanır’la birlikte). Bir
deneme, Aşka ve Barbarlara Dair (1995), bir de anlatı kitabı;
Cennet Diye Bir Yer (1997). Bence, önemli bir birikim dağı bu,
ki temeli üzerine kurulacak söyleşinin iskeleti kolayca
çatılamaz herhalde. Ama denemeye değecektir kesinlikle, diyor
ve deniyorum.
Dönüp bakınca, zaman 'semere'leri
hakkında diyeceklerin? Ya da bugüne dek oluşmuş, duygu ve
düşünce tortusu için kendine sordukların, sor abileceklerin
nelerdir?
Yazdıkların bağlamında; in’ler,
cin’ler, peri’ler tam tekmil. Harflerin üzerinde kol gezip
pelerin savuruyorlar da, yani “hayal ülkende”... Nedir cin?
Hüseyin’le ve Ferhad’la ilgisi ne derece içsel?
Sokrates, cin’i bir tür esin perisi
olarak tanımlamıştır. Kendine hakikati esenleyen “daimon”.
Doğaötesi bir varlık, bir ruh. Arapça’daki ‘cinn’ sözcüğü de
aynı anlamdadır. Delilik anlamındaki ‘cinne’ ve deli
anlamındaki “mecnun” sözcükleri de aynı sözcükten
türemedirler. Cini maddi dünya ile tinsel dünya arasında bir
varlık olarak kabul eden Zerdüşt ve Hinduizm, bu görece
yaratıklara iyi ve kötü sıfatlarını da yükler : ahura, iyi
cinlerdir, shura veya asura, kötü cinler. Sokrates’te tikel
bir varlık olan cin, doğuya, Asya’ya gittikçe çoğullaşır,
handiyse bir ‘taife’, bir kavim olur. Şamanizm tam burada
devreye girer, cini panteonuna katar. Cini meleklere, hatta
İblisle bir gören Hıristiyan, Yahudi ve İslâm inanışlarından
farklı olarak, onu öbür dünyanın değil, tinsel evrenin
habercisi saymakla yetinir. Tinsel evren dediğimiz de, belki
söylemek bile fazla, şiirin, sanatsal kozmogoninin bizatihi
kendisidir. Yani şair cindir, Sokrates’ in “içindeki ben”dir,
şair Hüseyin Ferhad’dır.
Söz'ün 'İpek Yolu' güzergâhında
yürünmüş yaklaşık çeyrek yüzyıllık ömür parçası var ardında.
Yanılmıyorsam en az o kadar... Yani ömrünün yarısından çoğu.
Şiirin ve şairin hayattaki durumu ile bağlantılı olarak
Hüseyin Ferhad neler söyleyecektir yolculukları, şiirleri,
düşsel, düşlemsel serüvenleri için? Elbette yazılmışlara
koşut, ama metinlere henüz girmemiş ayrıntılar dahilinde;
yaratma/üretme süreciyle ilgili örneğin? Sözcüklerin sihri,
yaratmanın kaçınılmaz yalnızlığı, gerçek ve ‘mitsel’, ‘dinsel’
gezginlik...
Kendini bu sürecin neresine
konuşlandırıyorsun. Belki söylemek bile fazla : modern bir
şiir katmanından söz ediyorum.
Türk şiiri Cumhuhriyet’le birlikte
girdiği cendereden kurtuldu, ‘ithal’ zincirlerini kırdı.
Başkasının rüyasına yattığını anladı. Geriye, uzak geçmişine
döndü. Epik dönemine, İslâmiyet öncesine, Dede Korkut çağına.
Günümüz genç Türk şiirini Ahmet Haşim veya Yahya Kemal’le
başlayan, Nâzım Hikmet’le, Fazıl Hüsnü’yle, Garip hareketiyle,
İkinci Yeni’yle, Behçet Necatigil’le ivme kazanan modern
şiirin mirasçısı saymak, tarihsel boşlukları Necip Fazıl’la,
Ahmet Hamdi’yle, Attilâ İlhan’la, veya şiirleri dillere
pelesenk olmuş diğer şairlerle doldurarak bir modern antologya
sunmak safdillilik olur. Faydası da yoktur. Çünkü böylesi bir
şiirsel süreç yoktur. Örneğin bu perspektiften bakıldıkta, bir
İlhan Berk, bir Hilmi Yavuz, bir Enis Batur, hiç değilse
Doğu-Batı Dîvanı, bir Murathan Mungan’ın Osmanlıya Dair
Hikayât’ı, Lâle Müldür’ün Divanû Lugat-it Türk’ü, bir Ferruh
Tunç, bir Nazmi Ağıl, dışarı taşar. Kaldı ki Hilmi Yavuz’la
İlhan Berk kendilerinin bile mirasçısı değillerdir.
Denilebilir ki, bu anlamda, Türk şiiri modernizmin sorunlarını
kendiliğinden, küçük sarsıntılarla aşmayı başarmıştır.
Tam da Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna
katılma gayretleri her koldan tartışılırken, eşikleri zorlanan
Avrupa edebiyatı, özelde şiiri ile karşılaştırma bakımından,
doğudan taşıdığımız kökler, su, vitamin, değer veya başarı
bulabilecek mi sence...
Aslında, Türk şiiri, Batı şiirinden daha
büyük olanaklara, deneyime sahiptir. Paris Komünü’nden,
Tanzimat’tan bu yana Baudelaire’in, Rimbaud’nun, Sâdi’nin,
Hâfız’ın, Yunus Emre’nin, Şeyh Galib’in, pagan Arap
şairlerinin eserleri hep üst üste rahlesinde olmuştur. Belki
de bu yüzden modernizmin sancılarını çekmediği halde, şiirin
geleceğinin geçmişinde gizlendiği gerçeğini fark etmiştir.
Bugün yazılan şiirdeki ‘yaban’ tasvirler, yazı öncesi
toplumlara has izlekler, ‘grotesk’ kompozisyonlar, dünden
yarına sıçrayan Türk şiirini muştuluyor bana. Doğrusu ya,
böylesi bir noktada bulunmaktan pek memnunum. Üstelik, benim
maskım asık yüzlü sosyalistlerle yürürken bile elimdeydi.
Onlar bıyık altından bana gülüyorlardı, biliyordum, fakat
onların beni incitmemeye gösterdikleri o “devrimci” özenleri
yok mu, paha biçmek mümkün değildir. Hâlâ sosyalistsem belki
de bu yüzdendir. Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş tanığımdır, bir de
Salih Bolat... Doğrusu ya, modern Türk şiirinin öncü veya
kurucularının kimler olduğu beni pek ilgilendirmiyor. Önemli
olan geldiğimiz yer. Amerika’yı tekrar keşfetmenin zafer
çığlıkları hep yanıltıyor bizi. Dikkatle bak, uzaktan, işaret
parmağının arkasından bak; Özdemir İnce’ nin bir Abdülhak
Hamid’ den, Hilmi Yavuz’ un bir Kemalettin Kamu’ dan, Bir Ziya
Osman Saba’dan pek bir farkı yoktur. Oysa yeni şiirin Cemal
Süreya gibi “fütursuz”, Ülkü Tamer gibi “sessiz akan nehir”
lereihtiyacı var.
Avrupa’da ve ülkemizde de dönem dönem
ciddi biçimde tartışıldığını bildiğimiz türler arası ilişki,
ya da benim ‘melez metin’ diye tanımladığım ‘içiçe’ ürün,
kolaj ürün; şiir-deneme-öykü hakkında düşündüklerin ne yönde?
Düzyazı şiirler var kitaplarında, denemelerinde/ anlatılarında
öyküler var... Örneğin şiir ve resim, şiir ve şarkı, şiir ve
müzik, şiir ve fotoğraf, şiir ve öykü etkilenmeleri yabana
atılamaz herhalde. Şiirinin tarih haricinde
etkilendiğin/esinlendiğin kardeş sanat türleri? Kimi şiirlerin
şarkı formunda. Okurken tanıdık notalar çınlıyor kulağında
insanın...
Kimi şarkıları hep aklımda tutarım.
Şiirlerim onların tınılarına sahip
olsunlar, insan imgeleminde onlar gibi çağrışımlar
uyandırsınlar, izler bıraksınlar isterim. Örneğin Nevres Paşa'
nın bir şehnaz divanı birçok şiirime "fon" olmuştur : “Vardım
ki yurdundan ayağ göçürmüş”, kimbilir, belki de o şiirlerime
“sebep”, “esin kaynağı” olmuştur. Benim şiirlerimin, özellikle
1984’lerde başlayan ve 1993’de kitaplaşan, Söyle Gölgen de
Gitsin ve sonraki şiir serüvenim bu şarkıda gizlidir, bu
şarkının çağrışım alanında. Ukalâlık olacak ama olsun, Klasik
Türk müziğine “din dışı sözlü formlar”, özellikle divan,
tümüyle pagan motiflerle bezelidir : Geçmişi, uzak geçmişi
çağrıştırır. İşte benim şiirim oradan, o flu gözeden başlar.
Yaban atların, geyiklerin serbestçe dolaştığı, yılanların,
çakalların kaynaştığı, kurt ulumalarına leopar hırıltılarının
karıştığı coğrafyadan.
Hayat tarihsiz düşünülemez, hiç
kuşkusuz. Ama insanlık yaşanmış olanla günümüze yansıtılan
arasında seçeneksiz gibi. O zaman destanlar ve masallar, yani
kurgu geliyor imdada, değil mi? Bir tarihçi gibisin. Peki
kalbin kimden yana : Tarih’i yapanlardan mı, yazanlardan mı?
Tarihi yapanlar diye birtakım özel
isimler sıralanır, “kahraman”lar sayılıp dökülür, tarihi
yazanlar diye de “tarihçi”ler gösterilir. Yanlıştır. Tarihi
yapanlar da, yazanlardır, kişisel hayat pratiği, Yazı’ya dökme
başarısı gösterenlerdir. Tanıklarla “mübaşir”leri birbirine
karıştırmamak gerekir. Tuhaftır, bizde arşiv memurları,
gardiyanlar, giderek “şair”lerin yerini alır oldu.
Kılıç İpekte Sınanır’daki efsane ile
kurguyu bu bağlamda algılamak ne denli doğru? Okur için
zamansız bir şiir önerilemeyeceğine göre... ‘Mitologya’ uçsuz
bucaksız, hayat sınırlıyken... Çok istememe karşın, senin
tarih kaynaklarına ulaşabilmiş değilim. Karanlıkta, satır
aralarında dolaşıyorsun adeta. Sahi, nedir Tarih?
Tarih, dündür, dünkü hayattır, düne,
geçmişe ait bilgidir, insanın dünkü macerasının bilinen kısmı,
konuşlandırılmış hali, bir tür bilimsel hikâyesidir. Tarihsel
bilgi yoruma muhtaç, ham, şaibeli bir gerçeklik içerir.
Bilimsel bilgiden çok epos’a , sanatsal, dinsel bilgiye
yakındır. Tarihçi denilen zat, düz ve mecaz anlamda nihayet
bir insandır. Taraftır, bir aileye, bir sınıfa, bir halka
mensuptur. Yazdığı metnin bir sanat ürününden farkı yoktur.
Sadece sanatçı, örneğin bir şair gerçekçi olduğunu ileri
sürebilir iken, tarihçi gerçeği anlattığını iddia etmek, okuru
da buna inandırmak zorundadır. Şahsen ben tarihçilerden çok
şairlere, yazarlara inanmayı yeğlemişimdir hep. Örneğin
Herodotos’un her kelimesini şüpheyle okumuşumdur, ama
Homeros’un yazdıklarını vecdle. Oysa biri gerçekliği
anlattığını öne sürüyor, diğeri rüyasına
yattıklarını; ne tuhaf...
Şair - Şiir - gerçeklik üçgenini de
yüzeyinde tutar hayat platosu. Ona göre yorumlanacak doğa ve
zaman, ve insan... Şair ve şaman hep yüksek rakımlı yerlerin
gezgini mi? Somut ve soyut anlamda? Mistik bir şairsin, o
kesin; biliyorum. Cennet Diye Bir Yer’de şiirinin art alanını,
“kahraman”larının biyografisini yazdın. Sufisin sanırım, ama
bir pagan sufi...
Sofizm, veya sufizm, veya bizdeki adıyla
tasavvuf, katıksız bir dinsel yaşamı öngörür. Tanrı’ya, mutlak
bilgiye ulaşmayı amaçlayan göz kamaştırıcı bir düşünce
sistemidir. Düşünürlerinin hemen hepsi Türk kökenlidir.
Bencileyin yaşam felsefesinin kaynaklarını Doğu’ da arayan
birinin etkilenmemesi mümkünsüzdür. Ancak beni etkileyen ilk
dönemi değil, Hallac-ı Mansur’un katlinden sonraki ‘menasik’
adı verilen dönemdir, bilginin “sır”laştığı, sayılara,
işaretlere, harflere indirgendiği dönem. Yine de kendimi bir
sufî, bir zahid sayamam, çünkü İslâm mistisizmi bana hep ters,
haddinden fazla girift gelmiştir. Bu yüzden şiirlerimdeki
göndermeler pek yüzeyseldir, düşüncenin mutfağıyla değil
teşrifatıyla ilintilidir. Doğrusu ya, tasavvuf, Türk düşünce
hayatında sadece ama sadece bir duraktır. Kültür, felsefe
kaynaklarımızı bence daha farklı odaklarda aramalıyız. Daha
bir uzaklarda. Unutmamak gerekir : Şamanizm, pagan bir dinsel
inançtan çok step ideolojisidir; laik, cins ve cinsiyet
ayrımını
reddeden bir ideoloji.
Demin teğet geçtik gerçeklik
olgusunu... Gerçeklik tek başına insansal bir sorun iken, daha
çok şairler dert edinmiş sanki; "Gerçeklik benim suçum
değil/Onu ben yapmadım./Ben yaratmadım taşı ne de
gülü/Doğumumu ben istemedim/Dostlarım olmadı benim/Aşk bir
işkenceydi bana/Yaşlanıyorum/Yaşam umudunu kesti
benden./Yalnızlığım, onurum" diyen Pedro Shimose gibi, tepki
dizeleri söyleseler de bazen. (E dergisinin Eylül 2000
sayısında Adnan Özer' in çevirdiği şiirinden okuduğumuz...)
Kaygı ortak mı sence? Yaşam tükeniyor ve gerçeklikler, gizli
güç, gizli suç gibi kuşatıyor zamanımızı. Şair için söz tek
savunma aracı mı? Hayat, zaman, mekân işgal altındayken? Şiir
ve gerçeklik ilişkisi nedir sence? Step, tundra; bu sözcükleri
ısrarla, inatla kullanıyorsun. Hem ‘step’ Rusça kökenli, Rus
steplerini anlatır coğrafya kitapları. Oysa ‘bozkır’ sözcüğü
daha çağrışımsal değil mi?
Bazı kelimeler dilin “şifre”sidirler, o
‘olmazsa olmaz’ıdırlar. Yanlış
kullanıldıklarında da tüm metni, şiiri yoğaltırlar. “Bozkır”
böylesi kelimelerden biri, belki de en spesifik özellikler
taşıyanıdır. Eski metinlerde hangi anlamlarda kullanılıyordu,
kullanılmış mıdır, yoksa türetme bir kelime midir bilmiyorum,
ancak “step duyarlığı” diyebileceğimiz eski Türk edebiyatı
ürünlerinde soluklanan ‘ruh’ bu kelimenin hışmına uğramıştır.
Türkçe Sözlük’te ‘bozkır’ maddesi şöyledir : “Otsu bitkilerden
ya da bodur ağaçlardan meydana gelen kurakçıl oluşum. Otu bol
olan Rus bozkırlarına step, Arjantin’dekilere de pampa denir.”
Hayır, bu tanım yanlış değil, eksiktir. Birincisi Rus
bozkırlarına “tundra” denir, step çölsü Orta Asya bozkırlarına
denir. ’Step’, tundra, pampa gibi bitki örtüsüyle kaplı
coğrafi bölgeler, bozkır diye tabir edilebilir, fakat kırlar,
kırsal olanlar bu tanımın dışında kalırlar. Daha açık
söyleyeyim : Türkiye’ de bozkır yoktur, Şamanizm’leözdeşleşen
bozkır kültürünü, Anadolu kırsalına indirgediğimizde
kastettiğim o ruh, o yaban, o “barbar” ruh kaybolur. Nitekim
kaybolmuştur da. Örneğin Hilmi Yavuz Bedrettin Üzerine
Şiirler’de yakaladığı step hüznünü Güneydoğu Anadolu’ya
indirgediğinde, tuhaf ‘tip’ ler çıkmıştır. Açıp okuyun, üst
üste koyun, İbrahim Talu’yla Şeyh Bedrettin bir yumurta ikizi
gibidirler, Varidat’la Men û Zin aynı kalemden çıkmışlar gibi.
Oysa Kürtler, özellikle Güneydoğu Arapları “evcil”dirler.
Kürtler ‘dağlı’ olmasına karşın Babil’in yerleşik kültürü
dahilindedirler, bu da onların en büyük açmazıdır zaten.
Özetlemek gerekirse, Şamanizm olsun, ‘step kültürü’ olsun
sadece Orta Asya’ya aittir, otantik haliyle Anadolu’ya
göçememiştir.
Atalarımızı, hatta Osmanlı’nın ilk
yıllarını doğru kavramak, o dönemin ruhunu modern zamanlara
taşımak istiyorsak, bu çok özel duyarlığı dumura uğratmamamız
gerekir. Çünkü farklılıklarımız, en az benzerliklerimiz kadar
önemlidir, belki de daha önemli.
Kılıç İpekte Sınanır toplu şiirler
kitabı... Ne var ki içinde daha önce yayımlanmamış Hazer İçin
Birkaç Sarı Gül de yer almış. İlk kez basılan, ayrı bir
kitabın, ‘toplu şiirler’de sunulması diyorum, söz konusu
kitaba haksızlık edilmiş duygusu uyandırmaz mı okurda? Burda,
şairin gerekçesi nedir, doğrusu merak ediyor insan?
Kılıç İpekte Sınanır tek bir şiir. Bir
fısıltılar kitabı. Bir tür dîvan. Postmodern bir günce. Yirmi
günde, bilemedin yirmi ayda yazılacak türden yüz küsur
“drama”. Yirmi yılda yazdım, ki bu benim tembel olduğumu
gösterir. Aslında her şiir, her şiir kitabı, birer seyir
defteridir, veya seyir defterinin bazı sayfaları. Bu açıdan
bakıldıkta Kılıç İpekte Sınanır’a da Hüseyin Ferhad’ın düşsel
hayatı denebilir. Hüseyin Ferhad dediğin de kimdir? Bu sorunun
yanıtını Yunus Emre yüzyıllar önce yanıtlamıştır : ”bir ben
vardır benden içeri.” Yani Hüseyin Ferhad bir vesiledir,
alelade biri, odur, ötekidir, sen veya ben. Tek fark onun
‘şaman’ olmasıdır, çocukların tanrısı Umay’a aşık bir cin,
bir haberci, bir felâket tellâlı olmasıdır. Felâket
kelimesinin altını çizmek gerekir, çünkü İpek Yolu ve
civarında yaşayan halklar, özellikle Türkler, hiç hak
etmedikleri acılar çekmişlerdir. Gök Tanrı’nın alâmetleri,
ışığı, ufku gösteriyor. Gelecek barışa gebe, lakin içinde
bulunduğumuz zaman aralığı tek kelimeyle vahim...
Evet, Hazer İçin Birkaç Sarı Gül, toplu
şiirlerin arasında kayboldu. Varsın kaybolsun. Yaygın kanı
vardır, ‘her şair bir şiiri sürer’ diye. Asl’olan da bu.
Kaldı ki, Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden, Yaşar Nabi
Nayır Şiir Ödülü’nü aldığı halde, on yıl ne sözlüklerde
anılmıştır ne ansiklopedilerde. Açın bakın :Behçet
Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nü, Şükran
Kurdakul’un Şairler ve Yazarlar Sözlüğü’nü. Kimseyi suçlamak
istemiyorum, hayır, demek ki ‘sudan’ bir kitaptı...
Biliyoruz ki yaşam yoluyla sanat yolu,
Doğu'dan gelen zenginlikte örtüşmüştür Türkler için. Hüseyin
Ferhad, günümüz şiirinde, coğrafyayı ve tarihi söylemine
ısrarla zerk edegelen, farklı birisi... Sürdüğü izler silik,
yani mat, yolu flu, dili girift... İmge yoğunluğu baş özellik
şiirinin yapısında. İçeriği oluşturan ve söyleme lirik
akışkanlık kazandıran öğelerden ilk akla gelen, step, at,
kurt, otağ, kımız, kılıç... Asya, Altaylar’ın ötesi,
Türkistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan gibi uçsuz
topraklarda yeşermiş Kök Türk tarihine dek yaslanan mesel,
şiirinin arteli neredeyse. Asya’ya kulak ‘dayamış’ birisi...
Aklım iki satır öncede kaldı.
Gelenek’te, sofistike Türk şiirinin süreciyle ilgili
sözlerinde. Türk şiirini, hatta Doğu şiirini iyi etüt ettiğin
biliniyor. Fakat bu tartışmaları hep dışarıdan izliyorsun;
niye? Oysa “içerde” birisin, hatların, yazıtların, dîvanlar ve
nefesler arasında...
Geleneksel kültür, veya sofistike kültür,
hep şiir özelinde tartışılagelmiştir. Nedeni malûm. Şiir kolay
ulaşılan bir fenomendir, öyle sanılır, öyle sanılmıştır.
İkincisi, ve daha önemlisi, gelenek sorununa kafa yoranların
hemen hepsinin şiir yazıyor oluşudur. Üçüncüsü, “bilme”nin
ölçüsü yoktur, örneğin üç beş türkü, bir iki gazel okumakla,
kişi kendisini tüm Türk şiiri adına konuşmak, fikir yürütmek
için yeterli görmektedir. Bu yüzden bu bağlamdaki
tartışmalar, veya sözde araştırma yazıları, yayımlandıklarının
ertesinde unutulmuşlardır. Yine de gelinen yer, elli yıl önce
düşünülen mesafeden daha ilerdedir. Şöyle ilerdedir : günümüz
şiiri gelenek sorununa sil baştan dönmüş, genç şair Türk
şiirini en başından tekrar etüt etmeye soyunmuştur. Doğrusu ya,
ben bunlardan birisiyim. Ancak haksızlık etmemek gerek : bu
meyanda oldukça değerli yazılar, kitaplar da yayımlanmıştır,
ki sözünü ettiğim radikal dönüşte bunlar kelimenin tam
anlamıyla “rehber”dirler, yol gösterici olmaktadırlar. Ne
yalan söyleyeyim, beni ilgilendiren, gelenek konusunda bir
hesaplaşmaya götüren de böylesi ürünler, öngörüler olmuştur.
Hem de tam tersini düşündüğüm halde. Örneğin, baskın bir grup,
gelenek sorununa “içten” değil, “dıştan” bakmak gerektiğini
ileri sürmüştü. İçten bakıldıkta, çağdaş bir bileşime
varılamayacağı, eski, örneğin Divan şiiri geleneğinin, aruz ve
imge türetme tekniklerinin içeriği de eskiteceğini savunmuştu.
Kimlerdi hatırlamıyorum, bu sav ilk elde bana da doğru
gelmişti. Oysa şiiri kadükleştirmekten başka bir şeye yarar mı
“dışarıdan bakmak”; yaramaz. Yoo, sanılanın aksine, dıştan
bakılarak yapılacak, örneğin “ Dîvan şiiri geleneğinden
yararlanmak”, türünden çalışmalar, direkt taklide götürür,
bileşime değil. Çünkü şiir hayattır, unutmayalım, düştür,
tarihtir, geçmişte saklı gelecektir, insanoğlunun macerasının
yarınıdır.
Gerçi, yer yer günümüz endüstri
kaosunun getirdikleriyle de girift halde bütünleştiriliyor
izlek; örneğin, "Ah Barbar Kalbim, V" okunduğunda, tarih ve
destan ile bu çağ arasında yaratılmış sentez okuru sarsacak
etkide. Anladığım yanlış mı? Modernliğin trajedisi sanki şiir
kişisinin ağzından vurgulanan; "Gorilleri bilirim.
Uysaldırlar. İnsanoğlunun yanında Omo ile yıkanmış gibi masum
kalırlar. Darwin evrim konusunda ne kadar haklı ise, ben de o
kadar eminim" dizeleri? (Asya kökenli otantik ve mistik
yanıyla) az evvel anılan öğeler... Modernliğin gölgesine, o
vahşi gerçekliğin içine sızıyor yer yer şiirinin izleği.
Saptamamda bir abartma yoksa, eksik var mı? Bu bağlamda da
yöneltilmiş/yöneltilebilecek eleştiriler bulunur sanıyorum, ne
dersin? Birçok kişinin sana sormak isteyip de soramadığı
soruyu ben sorayım : Kimsin sen, bir Türk beyi, noyan mı; Türk
“ırk”ının bir kalemşörü mü?..
Şiir bir keşif değildir; yazılı her şiir,
yazılacak başka bir şiiri önceller, onun nedenselliği,
amiyane tabirle, “hamisi olur”. Bu anlamda zaman kaymaları
dikkate alınmaz, hatta şiir tarihine zamansız, başka deyimle
“anakronik” açıdan bakmak gerekir. Belki söylemek bile fazla :
Bu anlamda her türlü kaygı yersizdir; “İlkel komünal dönemi
övüyor”, “feodalizme sığınıyor”, türünden eleştiriler
‘yakıştırma’ olmaktan kurtulamaz, hele ‘ırkçı, faşist’,
suçlamaları ancak söyleyenin yüzünü kızartır. Kaldı ki, bir
XXI.yüzyıl şairi istese de o dönemin, o yüzyılların
duyarlığını yakalayamaz, yine kendini, kendi iç dünyasını
anlatır, modernizmin belleğinde bıraktığı çentikleri, çağcıl
sorunlarını dışa vurur. Belki söylemek bile fazla : gerilik
geçmişte, vaktiyle yazılan ürünlerde değil, olsa olsa bizde,
bizim dünya görüşümüzdedir.
İyi; seni kızdırmayı başardım. Ancak
ben Türk şiirinin yapısal, dokusal sorunlarını kastetmiştim.
Türk kimliği, Türkçe yazılan şiir açısından. Sahi, kim senin
‘divit’ ve ‘hokka’ veya ‘mürekkep’ ustaların, ‘kahraman’
ların... Çünkü, dil ve poetik açıdan hiç sınır tanımıyorsun.
Kimi ‘fiesta’ söylevcileri, ‘idea’ yorumcuları, senin ‘sağcı’
kaynaklardan beslendiğini fısıldıyorlar...
Yanlış bir fısıltı. Çünkü örneğin bir
Tevfik Fikret Mehmet Emin Yurdakul’dan, bir Orhan Veli Nâzım
Hikmet’ten daha “sağcı” veya solcu değildir. Hiç değilse
bizler için. Şahsen ben Türkçe yazan her şairi, Türk kültürünü
irdeleyen her kalemşörü başımın tacı saymışımdır. Kuşkusuz
TDK ulusallaşma sürecinde çok büyük bir harekete imza koydu,
Türk dilinin sınırlarını çizdi. Türkçe üzerinden düşünmeyi,
imge türetmeyi, şiire, romana ulaşmayı, amiyane tabirle
sokaktaki adamı sanat dünyasına sokmayı başardı. Gelgelelim
dili, edebiyatın önüne çekmesi, tasfiyeci tutumu, o dönem
edebiyatçılarının başını döndürdü, yığınla sanatsal obje,
estetik tasarım, edebiyata taşınamadan kayboldu. Osmanlı’yla,
tarih’le, Dîvan’la, hatta geçmişle barışmak, ileriye, bizlere
kadar ertelendi. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi
Tanpınar gibi “müstesna” yetenekler, modern Türk şiirine
eklemlenemedi. Koca bir imparatorluğun kültürel birikimi, şiir
deneyi, Tanzimat, Meşrutiyet dönemi arayışları bir çırpıda
silinip atıldı.
Sonuçta, “sağcı” kalemşörler hamasi
söylemden, “solcu” kalemşörler de acemilikten kurtulamadılar.
Açıp bakalım; Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın en “iyi” kitabı Çocuk
ve Allah’tır, Nâzım Hikmet’in izini süren yığınla şairin
kaçının esamisi okunmaktadır bugün, Ahmet Muhip Dıranas’ın
kusursuz şiiri bir elimizin parmağını geçer mi, Hasretinden
Prangalar Eskittim’in ‘şiir kitabı’ olarak sevildiği ne
malûm, Cahit Külebi’nin ortalamayı aşabilmiş, vazgeçilmez
ürünleri kaç tanedir? Sorunu TDK’na, dil sorununa indirgemek
elbette yanlış olur. Kaldı ki tam tersi örnekler de
verilebilir. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday,
Behçet Necatigil, Edip Cansever, Cemal Süreya, Gülten Akın,
Ülkü Tamer...Şahsen ben, Ankara’daki ilk yıllarım hariç, hem
dil, hem de ‘poetik’ açıdan başka “kahraman”ları kendime örnek
almışımdır. Bunların aralarında yukarıdaki isimler de vardır,
özellikle Cemal Süreya ve Ülkü Tamer, ama Attilâ İlhan, Hilmi
Yavuz gibi “alla turca” kalemşörler de...
Mehmet H. Doğan'ın Kılıç İpekte
Sınanır'la ilgili 'zarif' bir değerlendirme yazısı vardı
kitap-lık dergisinde, (sayı 43, Eylül-Ekim 2000) "Çağdaş bir
destan havasında şiirin yeniden doğuşu" diye tanımlıyor
şiirlerini. Derginin aynı sayısında, Jean-Paul Sartre
tarfından "Yazarın Sorumluluğu" adıyla 1946'da kaleme alınmış
manifesto metniyle ilgili çok değerli yazılar bulunuyor.
Türkiye'de, 2000 yılında da modern-postmodern seçenekler
karmaşası bitmiş değil. Günümüzün ustalarından Ahmet Oktay,
dergideki yazısının sonunu : "Edilgin, sadece haz alan okur
değil, sorgulayan, eleştiren, gerektiğinde yargılamayı bilen
okur", gerçekliğine bağlıyor, 'yazar' ve 'sorumluluk'
konusunu. "Öyleyse, yazar sorumludur, ama okur da aynı ölçüde
sorumludur" diye de noktalıyor sözü, entelektüel, evrensel
insan tipinin modern çağı yaşanır kılması adına. Yani okurun
katılımını arıyor. Zira, küreselleşme kasırgası, bütün insanî
değerleri, neredeyse bir ahtapot gibi yutarken, edebiyatı,
şiiri de içine çekti. Bizler, yazanlar da kobay/kurban
konumundayız. Bu tartışmalar bağlamında, sen de dahil
birçoğumuz postmodern şair kategorisinde miyiz? Hiç değilse
ürünlerimizdeki postmodern öğelerin varlığı göz önündeyken.
Değinmiştik, hâlâ gelenekçi – modernci sentezini kuramamışken,
belli bir modern Türk şiir ‘antologya’sından söz edilebilir
mi? İlk bakışta ufukta neler görünüyor sence? İlk bakışta ve
çıplak gözle...
Modern Türk edebiyatının başlangıç hizası
Tanzimat'tır. Türk edebiyatına 18. yüzyıldan, özellikle
Tanzimat Fermanı'nın ilanından (1839) itibaren görece modern
kavramlar, roman, öykü, drama gibi yeni yazınsal türler
girmeye başlamış, ilginç deneyler kaleme alınmıştır. Bence
bir Servet-i Fünun, bir Edebiyat-ı Cedide, en az bir Nâzım
şiiri, bir Garip hareketi kadar önemlidir. Güzel şiir tek
tüktür. Ahmed Haşim'e, Yahya Kemal'e dek yazılan şiirler enti
püften cinstendir, lakin modern Türk şiirini Nâzım Hikmet'le,
hatta Ahmet Haşim'le başlatmak da haksızlıktır. Aruz zor bir
vezindi, onca asır Türk şairlerinin basiretini bağlamıştır.
Ama aruz ölçüsüyle yazıldığı için o güzelim şiirleri modernite
dışına itmek haksızlıktan da öte bir şeydir : yanlıştır.
Nitekim 'serbest nazım' diye nitelenen ve görece yeni bir
şiire imza koyan Nâzım Hikmet, ölçü ve uyağı hiçbir zaman
gözardı etmemiş, hemen her döneminde keyifle ve başarılı bir
biçimde kullanmıştır. Şiirleri ortadadır. Bu açıdan günümüz
genç şairlerinin en başa dönmeleri, modern Türk şiirinin
kaynaklarını tekrar gözden geçirmeye başlamaları, doğru,
radikal, ufuk açıcı bir harekettir. Çünkü edebiyatçılar,
özellikle şairler yanıltılmışlardır. Jön Türklerin, Cumhuriyet
"aydın"larının monarşi korkusu, Osmanlı "takıntı"sı, şairleri
redd-i miras'a sürüklemiştir. Hoş, benim böylesi sorunum hiç
olmadı. Çünkü bir Osmanlı İmparatorluğu'na, bir Türkiye
Cumhuriyeti'ne birer "menzil" olarak bakmışımdırhep. Şimdiki
Türk "devlet"lerine de öyle bakıyorum. Globalleşen, "ulus"u,
"ulusal devlet"i sorgulayan bir dünyada, halkları geleceğe
taşıyacak erklerden biri, hatta en önemlisi şiirdir, şiirsel
metinlerdir, şiire indirgenen "sır"lardır. Gelgelelim, Türk
şiirinde, örneğin bir Fransız veya İtalyan şiirine benzer
estetik kırılmalar olmamıştır. Biraz önce söyledim fakat
altını çizmekte fayda var, Türk şiiri genel anlamda
modernizmin sorunları, yapısal
handikaplarını aşmış görünüyor. Bu da yeterli bence...
Sorunu oraya taşıyacaktım ben de;
ulusçuluk, etnik kaymalar, kopuşmalar ortasında, dinsel
hegemonyalar üstünlük savaşını bırakır mı, bıraktırır mı
örneğin? Hıristiyanlık, neredeyse finans kapitalizmle örtüştü.
Bir şaman, bir pagan olarak nasıl görüyorsun şu yerkürenin
halini? Yenilgiler tarihini yazan biri, mistik bir şair olarak
mesajın ne? Ağıtların bile “hayat dolu”, hiçbir dizesinde
karamsarlık olmayan bir şairsin üstelik. Kılıç İpekte
Sınanır‘ı, özellikle son üç kitabını okuyan şiirin turkuvaz
çağının içinde sanır kendini?
Evet, kapitalizm şahlandı. Finans kapital
yerküreyi ele geçirdi. Para ve şiddet globalleşme adına
yükselen değerler arasına girdi. Hem de semavî dinlerin rızası
alınarak. CNN’in milenium yayınları bu işgalin vahametini
sergilemesi açısından çok ilginçti. Çoğu insan bunu
Hıristiyanlığın bir gövde gösterisi olarak yorumladı. Oysa tam
tersi : Bu, teknolojinin, sanal dünyanın. Hıristiyanlık
özelinde, tüm dinlere, özellikle pagan inanışlara, şiire,
sanata, mistisizme bir gözdağıydı, bir uyarı. İnsanoğlunun
önünde fazla seçenek yoktur,
ya para ve şiddete tapınacak, alkole ve sekse sığınacak, ya da
“içindeki ben”e. En başa dönersek, dün kılıçla sağlanmaya
çalışılan adaleti, bugün teknolojinin yardımıyla
gerçekleştirecek, gezegenimizi can sıkıcı bir mekân olmaktan
kurtaracak, yahşi, yaşanası değerlerle donatacaktır. Fakat bu
rüya bize çok uzak daha. Çünkü halkımızın büyük çoğunluğu
“geçim” derdinde, çağının, ülkesinin, yarının tehditlerini
göremeyecek kadar kör. Yoo, umutsuz değilim, son yirmi yılda
yazılan şiirlere bakıldıkta, temaların hemen hepsi geleceğe,
modern zamanlara konuşlu. Dünün sosyalist şairlerinin bugün
mistisizme, hayatın inceliklerine, bireyin iç dünyasına
yönelmesi de bunun kanıtı. Yarın Türk şiiri parmakla
gösterilecektir tüm âlem tarafından, eminim. Bir Enis Batur,
bir Lale Müldür, bir Adnan Özer, bir Haydar Ergülen ve Ahmet
Erhan, hatta bir küçük İskender için üniversitelerde kürsüler
kurulacaktır.
Hoş bir rüya. Dilerim kurulur.
Unutmadan, bir önceki soruya ‘şerh’ koymak istiyorum. Çünkü,
modern Türk şiirinin başlangıç çizgisi konusunda tam bir
anlaşma yok şiir loncaları, şair eşrafı arasında. Sen, Ahmet
Haşim'e, Yahya Kemal'e götürenler safında olduğunu beyan
etmiştin, eski bir yazında. Görüşünü teyid ettin fakat bazı
yeni öngörüler var. Kimisi Garip'i öngörüyor, kimi İkinci
Yeni'ye, 1950 sonrasına çekiyor...
Modernleşmeyi yanlış zeminlerde
tartışıyoruz sanıyorum. Ne Garip bir modernleşme hareketiydi,
ne İkinci Yeni. Ölçü ve uyağı kaldırıp atmak, şiirin sofistike
olanaklarını tasfiye etmek, anlam ve biçim kalıplarını kırmak
bireysel birer tercihtir. O dönem şiirlere imza koyan
şairlerin tercihi. Hâlâ okunuyorlarsa bu yüzdendir. İnsanlık
tarihine bakıldıkta, devrimler, daha güzel, daha büyük
oluşlara önayak olmuşlarca sevap hanesine yazılmıştır, yoksa
günah hanesine... Doğrusu ya, ben adı geçen şiir
hareketlerinde, hiç değilse o mantıkla yazılan ürünlerde böyle
bir oluşum, bir sıçrama göremiyorum. Görmek de mümkün değil,
çünkü redd-i miras tek kelimeyle vefasızlıktır, kültürleri
fakirleştirmiş, toplumsal ilerlemeyi yavaşlaşmıştır.
Modernleşme soyunma değildir, aksine yoğunlaşma, giriftleşme,
yeni, daha bakir olanaklar bulma ve bunları büyük eserlerle
tedavüle koymadır. Zihinsel, ruhsal arınmadır modernleşme.
Yerküreye, insanın neliğine ilişkin farklı sorular üretmedir.
Şairin macerasını kapitalizme, ekonomi politikaya indirgemek;
bir tür redd-i miras'ı modernleşme diye selâmlamak
"gaflet"tir, "delalet"tir. Tekrar etmekte yarar var, aruz,
hece olsun, uyak veya sofistike şiir biçimleri olsun, şair
atalarımızın bizlere birer armağanıdır. Kullanıp kullanmamak
kişinin kendi bileceği bir şeydir. Kaldı ki günümüz şairleri
bu mirasın bilincindedirler ve yazdıkları şiirlerle de bunu
teyid etmektedirler. Büyük şiir mi? O hepimizin aklında...
Söyle Gölgen de Gitsin'deki, "Aşk ve
Adalet İçin" ve "Akdeniz'in Sıfır Noktası" adlı dizi
şiirlerden sonra, Hayal Ülkesinin Keşfi ve Hazer İçin Birkaç
Sarı Gül kitaplarındaki uzun şiirler hep dokuz bölümlü.
Bununu bir anlamı olmalı diye düşündüm. Örneğin on bir
sayısının şamanizmdeki anlamı; basamakla çıkılan mekanlara on
birinci basamakta ulaşılmasının uğur sayıldığını, ‘nirvana’ya
varışı çağrıştırdığını öğrendim. Ya dokuz? Hüseyin Ferhad
okurları adına soruyorum, giz şiirlerin tasarımında değilse
nedir bu özellik? (Çok özel değilse tabi?) Bu bağlamda
Şamanizm nedir? Kalbinin ardı sıra mı gittin de pagan bir dini
seçtin kendine? Biraz önce notların arasında benim ‘sağlıklı
ve verimli yaşam’ formülümü gördüm. Doğru söylemek gerekirse,
senin deyiminle, ‘içimdeki merak böceği’ kanatlanıverdi...
Tek tanrılı dinlerde evren üç dünyadan
oluşur : gök, yer ve yeraltı.
Günümüzdeki metafizik görüşler de bu anlayışa dayanır. Kökleri
Yahudiliğe, Helenistik döneme, Zerdüşt dinine uzanan söz
konusu evren anlayışı, idealist felsefenin de temelini
oluşturmaktadır. Materyalist felsefenin de reddettiği budur.
Oysa doğu dinleri, özellikle şamanizm maddeyle ruhu, maddi
dünyayla tinsel dünyayı birbirini tamamlayan unsurlar olarak
kabul eder. Yani mistisizm hayatın içinde değil dışındadır,
hâkikatin şiiridir. Söz’e, Yazı’ya indirgenen aksidir.
Özetle; pagan dinler, şamanizm dahil, putperestlik diye tabir
edilen doğa inanışları, insanın evreni sanatsal kavrama ve
yeniden yaratma macerasıdırlar.
Bence bütün şairler, düz veya mecaz
anlamda birer pagan “din adamı”dırlar. Bu, aynı zamanda
idealizme, dünyadaki görece globalleşme sonucu iyiden iyiye
gülünçleşen semavî dinlere, basit ayinlere, tapınma
törenlerine, medya ve teknoloji terörüne, sığ gerçekçiliğe,
heretik akımlara, insansızlığa ve ruhsuzluğa bir
alternatiftir.
Teslis : kutsal üçleme : Logos, İsa
Mesih, Ruhu’l Kudüs. Tanrı, Tanrının Oğlu, Kutsal Ruh.
Hıristiyanlığın inanç haritası bu üçgenden ibarettir.
Hilmi Haşal’a göre ‘sağlıklı ve verimli
yaşam’ formülü de üç rediflidir. 3 kap yemek, üç duble rakı,
üç saat uyku. Kısaca, 3 = 3 x 3 = 9 (üçün karesi, veya üç
çarpı üç, eşittir dokuz) demek ki her gün sayımız bir kat daha
artıyor. Açık söyleyeyim : Günün birinde Türkçe şiir
yazanların tamamı Dişi Tanrı : Umay’a biat edecekler ve
yazdıkları şiirler bütün insanların dillerine pelesenk
olacaktır.
Son yıllarda yazılan, yayımlanan şiir
bakımından ülkemizdeki gelişmeyi nasıl buluyor Hüseyin Ferhad,
diye sorulsa? İlginç ivmeler var sanki, ses ve söylem
arayışları nedeniyle daha yalın ama yine de kapalı/gizemli
ürünler veriyor şiirimiz. Söz'ün bir metafor olarak
kullanılması, ve kurgusu derin, çok anlamlı boyutlarda
dizelere dökülmesi... Bu bağlamda önümüzdeki dönemde, 2000'li
yılların ilk yüzyıl çeyreğinde nasıl bir şiir bekliyorsun?
Eleştirinin eksikliği, popülizmin şiddeti karşısında nasıl
tutunabilecek şiir?
Bence, günümüz Türk şiiri Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir asır önüne sıçradı. Gelecekle bütünleşti.
Doğal olarak da sokaktaki adamla, okurla ilişkileri tavsadı,
mistik, alegorik bir düzleme kaydı. En genç şair bile kendini
bir Cem Sultan, zaman ötesi bir şaman, Dünya Federasyonu
başkanlığına seçilmiş bir Kızılderili, bir Mandela, bir Kürşad
sanıyor. Ama bundan da vahim bir hakikat var ki göz yumulur
gibi değil : Türk şiirisiyasete peşkeş çekildi. Hem de bizzat
şairler tarafından. Sonuç, sıfır elde var sıfır. Nâzım
Hikmet'in posterlerini meydanlara taşıyanlar, Ruhi Su'nun,
Zülfü Livaneli'nin "aranje" ettiği "şarkı"ları seslendirmeyi
şaire saygı farz ettiler, tıpkı seferi Müslümanlar gibi iki
rekat namaz kılıp sahneden çekildiler. Olan, genç şairlere
oldu. Boğazlarına kadar imgeye battılar, okura, kitlelere
küstüler. 60'lı, 70'li yıllarda yazılan bütün şiirleri
kaldırıp attılar; içlerine kapandılar. İlk bakışta 'doğru'
gibi gelen bu duruş, modern Türk şiirini tarihinin en büyük
bunalımına götürdü. Şiir kitaplarının baskı sayıları binlere,
beş yüzlere düştü. Bu gidişle şiir sahiden bir uzmanlık
alanına dönüşecek, şairler de postmodern keşişlere.
Oysa Türkiye şiirin anayurdudur. Şiirsel
fenomenler, Homeros'un, Yunus Emre'nin, Fuzuli'nin yaşadığı
çağlardan, Nâzım Hikmet'in tek şef döneminden daha fazladır.
Bilgi birikimi de gereğinden fazla. Okurla şairin
restleşmesinin bir anlamı yoktur. Türk şiiri bu handikabından
da sıyrılmalıdır. Küsmek yerine, siyasileri, parti ve sivil
toplum kuruluşlarını 'rahatsız etmelidir'. Okurun Kürt
sorununa, yapay olaylara, örneğin Hizbullah olayına, bir
Salman Rüşdi, bir Teslime Nesrin gibi "şarlatan"ların 'show'larına
dağılan, odaklanan ilgisini tekrar şiire yönlendirmeli, kitle
iletişim araçları dahil bütün olanakları, fırsatları
değerlendirmelidir.
Yoo, inzivaya çekilenlere sözüm yoktur.
Onlar, bencileyin yollarda koşarak tükenmeye, tenhalarda,
"gurbet"lerinde kanamaya, kırılmaya mecburdurlar. Şahsen ben
para ve şiddete tapan mülhid veya mümin, yaralarını
podyumlarda sergileyen militan eskisi, yarım buçuk
entellektüel, deyim yerindeyse arabesk
sosyalistlerin, sözde demokratların şiirlerimi okumasını
istemem.
Yeri midir bilmiyorum ama genç şairlere,
şiire soyunan "acemi"lere de bir çift sözüm var : Her şiir
mîri malı sayılır, Kılıç İpekte Sınanır'dan istediğiniz
eğretilemeyi, imgeyi, hatta dizeyi tırnak içine almadan
şiirlerinizde kullanabilirsiniz. Ancak eserinizin "biz"e
yakışır olması koşuluyla...
Şair polemikleri dünyanın her yerinde,
her zaman olmuş. Bizde de olmuş, oluyor. Yararı var mıdır, ya
da zararı ne derecede şiir birikimimize. Şiir sorunlarından
çok şair atışmaları, kişiler, imzalar savaşına dönüşüyor
gitgide. Şiiri var etme, onurlandırma, değer verme, hakkını
teslim etme gayretlerini aşan polemikleri kastediyorum. Her
ırmak kendi yatağında aktığına göre, nedir bu, kuşak, kast
tasnifi, on'lu yıllar bölümlendirmeleri, ambalaj paketler gibi
etiketlemeler? Lobi oyunları? En büyük şair benim, benim
şairim ‘bulunmaz Hint kumaşı’ mantığı... Şiir bir kenara, salt
şair adları konuşulur oldu. Şiir loncalarının dışında,
gurbette, gezgin iki yalnız şair sanıyla bu konuyu deşsek
biraz da diyorum. Çünkü "her üç kişiden beşinin şair olduğu"
bir toplumda hiç eskimeyen bir sorun, kapanmayan bir yara bu.
Denebilir ki, bin kişi yazıyorsa, yazdığını sanıyor ve iddia
ediyorsa, ama üç yüz kişi bile ötekinin ne yazdığını
bilmiyorsa, yani birbirini okumuyorsa... Şunu demek istiyorum;
üç yüz şairin bile okuru yoksa, günlük hengâmede? Benimseme –
yadsıma gelgitleri bilinen hastalığı müzmin kılmışsa, taa
Osmanlı’dan, Jön Türklerden beriye... Batıdan doğuya bakamama,
uzlaşma kültürü noksanlığı, ve bağlı ilişkiler şiiri nereye
götürecek? Herkesin Fransa’ya, Paris’e yerleşme şansı
olmadığına göre...
Jön Türkler indinde Fransa uygar dünyanın
beşiğiydi. Mustafa Kemal bile "muassır medeniyetler" tabiriyle
Avrupa'dan çok Fransa'yı işaret etmiştir. Bu, "medeniyet"
bağlamında olmasa da şiir açısından doğrudur. Modern şiirin
büyük ustaları Fransa'dan, daha doğrusu Paris'ten çıkmıştır.
Goethe, Donne, Yeats, Pound gibi dev kalemşörlere rağmen,
diğer Avrupa ülkeleri Fransa'dan sonra gelir. Modern Fransız
şiiri, tüm edebiyat dünyasını, XIX. ve XX. Yüzyıl
kalemşörleriyle birlikte, Türkleri, özellikle Meşrutiyet ve
Cumhuriyetşairlerimizi de derinden etkilemiştir.
Özdemir İnce yıllardır bu etkilenmenin
lafta kaldığını, günümüz Türk şiirine emdirilemediğini yazar
durur. Geçenlerde aynı savını yine tekrarladı : "Ben Türk
şiirinin gelişmesini, İstanbul'un varoşlarının gelişmesine
benzetiyorum. Çünkü şairlerimiz, modern şiirin kurucularını
yeterince iyi incelemeden, anlamadan, el yordamıyla
çağdaşlaşmaya kalkıştı." (Yeni Binyıl Kitap, 13 Ekim 2000)
diyerek. Ben, daha geniş yelpazede var olan kördüğümün nedeni
de bu değil mi acaba, diye düşünüyorum?
Genel olarak bakıldıkta, kıyı dergileri
dahil, örneğin bu ayın şiir/edebiyat dergilerini dizlerimize
serdiğimizde, Özdemir İnce'nin
"muhatap"larını görebilmek mümkün. Onca bilgiye, birikime
karşın "iyi şiir" yok denecek kadar az. Ancak bu Özdemir
İnce'yi haklı çıkarmaz, günümüz Türk şiirini toptan 'çağdışı'
sayıyor anlamına da gelmez. Aksine, bir söyleşisinde Ali
Cengizkan'ın da dediği gibi, bugün örneğin bir Fransız ya da
İngiliz şiirine göre, "Türk şiirinin durduğu yer daha ilerde."
Hoş Özdemir İnce'nin kastettiği ne Ali Cengizkan, ne de Ahmet
Erhan. O, antolojilere, dergilerde yayımlanan şiirlere bakarak
konuşuyor. Maalesef doğru da. Açık söyleyeyim, benim indimde
Özdemir İnce bir filozoftur, sevdiğim şiirleri bir elimin
parmaklarını geçmese de, o, günümüz şiirinin bir şövalyesidir.
Keşke öngörüsünü örneklerle açıklasa, özel isimlere
bulaşmaktan özenle kaçınmasa. Kaldı ki genellemenin yanlışları
doğrularından daima fazladır, her sayımda fazla çıkmıştır.
Oturup sayalım, bugün Türkiye'de Rimbaud ayarında en az kırk
elli şair çıkar. Ama önemli olan Rimbaud veya Aragon ayarında
olmak değil (ki ben Aragon'u sevmem, büyük şair olarak da
görmem), onların yaşadıkları dönemde Dünya şiirine yaptıkları
katkıya benzer yeni çalışmalar, ufuk açıcı, daha kusursuz
ürünler ortaya koymaktır.
Kötü şiir - iyi şiir tartışması, 'şair
milleti'nin yüzyıllardır karın spazmı olmuş, yürek yarası
sayılagelmiş. Daha Şeyh Galib zamanında, iyi şiirin taklidi,
yolunun izlenmesi, yararlanılması tartışılmış. Epeyce gürültü
bırakmış o dönem külliyatında. Sevgili Hayati Baki birçok
söyleşisinde, yaraya parmak basmaya çalıştı, hatta "Kötü
şiirin iyi şiiri kovduğu milat 1970'tir" dedi. Biz de şiire
70'li yıllarda, 70'lerin sonuna doğru adım atanlardanız. Sen,
söz konusu dönemde şiire soyunmuş olmakla bu konudaki
yaklaşımını nasıl bağdaştırırsın acaba? Dönem ‘tasnifi’ nedir,
neden önemsenmiştir? Biraz değinmiştik ama... Merak edecekler
için... Toplumcu gerçekçilik, koşulların ürettiği bir
‘toksin’, bir ‘safra’ atma, lanet ve öfke ateşinden arınma
sayıldı şiirimizde. Bir dönemdi, ama ne dönem! Yok sayılamaz,
tarihsel işlevi tartışılır, ancak yok sayılamaz. Özeleştirinin
çerçevesini bari şiirle politikayı ayrıştırıp ona göre
ayarlayabilseydik diyorum...
70 kuşağı veya 70'li Yılların Şiiri veya
Sabit Kemal Bayıldıran’ın ‘eçhel’ tabiriyle Üçüncü Kuşak;
daima altına muhalefet şerhi konulması gereken tanımlardır.
Sosyalist gerçekçilik veya daha yaygın tabirle toplumcu
gerçekçilik de. Geçmişe, tarihe önyargısız bakılmalıdır,
etiketlemeden, bizzat dokunarak. İlk şiirini 1978'de
yayımlamış biri olarak, o yılları minnet ve tecessüsle
anıyorum. Şiire, şairlere adeta tapınan insanlardık.
Birbirimize parmağımızla gösterirdik farklı dergilerde
yazanları. Denilebilir ki, 70'li yıllar kadar şiire hiçbir
dönemde sempatiyle bakılmamıştır. Her zaman kötü şiirler
yazıldı, belki o yıllar her dönemden daha fazla yazıldı; bu
bir ölçüt olamaz, olmamalıdır. Kötü şiir iktidar olduysa; suçu
daha öncekilerde, siyaset palyaçolarına verilen primde aramak
gerekir. Benzer çabalar, çıkışlar şimdi de var. Varsın olsun.
Kervan yürüyor, "şeyh"ler "fetva" vermeseler de...
Buraya gelene dek geçilen – yazılıp
konuşulan- şiir yolu, (düzlükler, dönemeçler, yokuşlar,
inişler) uğranılan, (ana ve ara ve tali) istasyonlar; aşamalar
dolayısıyla Hüseyin Ferhad tarihi hakkında söylenebilecekler :
kimdir, nerelidir, nerededir, epeyce nasiplendik? Gezmek, yani
gezginlik ve metin (şiir-yazı) üretimi nice olacak, önümüzdeki
zamanda? Aylar, yıllar; ki çok değil?.. Biraz özele indirgesek
konuyu diyecektim... Söyleşiyi, şamanlık ederek daha ‘on
birinci’ soruda bitirme niyetiyle... Ama olmadı, bitiremedim,
bitiremeyeceğiz sanırım, çünkü “sıra dışı” bir soru sormak
vardı aklımda, şimdi anımsadım. İzin verirsen sorayım:
Öylesine dokunup geçtiğimiz ‘dokuz’ sayısına takıntını kimse
anlayamadı yıllarca. O yıllar, 1993, 1994’lerde şamanizmle
ilgili, paganlar nezdinde sayıların büyüsüyle, dokuz’la
şamanizm ilişkisi üzerine yayın da pek olmadığından, hemen
Türkeş’in Dokuz Işık’ına atıf yapıyorsun sanıldı, pek
yazılmasa da... Hayır hayır, ben sanmadım... Yine de ben sana
Türkeş’i sormak istiyorum. Sence kimdir Alpaslan Türkeş? Niye
Hüseyin Feyzullah bu adı seçti kendine? Son demlerinde
Nâzım’ın şiiriyle kendi kalabalığına seslenmiş bu ismin
hayatındaki ‘anlamı’ nedir?
Türegişler, veya Türkeşler, On Ok’lara
bağlı bir Türk kabilesidir. Türk tarihinde 7. Yüzyılın ikinci
yarısına dek esameleri bile okunmaz. Bu yiğit insanların tarih
sahnesine çıkmasını Arap istilâcılar sağlar, daha doğrusu
Araplar İslâm dinini yaymak adına İran’a, Turan’a sefer
kıldıklarındakarşılarında Türgişleri, U-Çe-Le kağanı bulurlar.
U-Çe-Le, Orhun Yazıtları’nda ve diğer Türk destan ve
efsanelerinde resmedilen liderlerden farklıdır. Kür Şad gibi
çetecidir, tam anlamıyla bir tarkan, bir akıncıdır. Araplara
ölümüne karşı koyar. Günümüzdeki gerilla savaşlarının, mafya
oyunlarının, Siyonist misillemelerin benzerini onda ‘proto’
halinde görmek mümkündür. Nedir ki başarısı ancak Çakal
Carlos’unki kadardır. Laf ü güzaf cinstendir.
Hüseyin Feyzullah, kendisine ‘Alpaslan
Türkeş’ müstear adını seçerken U-Çe-Le’yi biliyordu sanırım,
belki de sırf U-Çe-Le’ye duyduğu hayranlıktan ötürü onun
kabîle adını kendine soyadı seçti. Bilmiyorum, bilenlere
sormanın anlamı da yok, sorsam demagoji yapacaklardır. Hoş,
demagoji yapmasalar ne yazar, Alpaslan Türkeş adına yakışır
bir mühür basamadan çekip gitti tarih sahnesinden, öldü.
Gelgelelim onun 1964 ‘de yayınladığı
Dokuz Işık kitabı, Osmanlı’dan, ta I. Meşrutiyet’ten bu yana
sürüp giden milliyetçi-türkçü anlayışı Dokuz Işık şiarıyla
Türk siyasi yaşamına vurması (ki üye olmasından altı ay sonra
genel başkanlığına seçildiği Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisi’nin programı bu anlayış çerçevesindedir), onu birden
ileriye, 2000’li yıllara fırlattı.
Ne yalan söyleyeyim, şu güne dek Dokuz
Işık’ı okuma gereksinimi duymadım, Alpaslan Türkeş’e de
yakınlık duymadım. Aksine, ömrümün üçte biri onun
“komando”larıyla boğuşmakla geçti. Ölmediysem,
öldürülmediysem, sakatlanmadıysam, bu teveccüh Kök Tengri’ye
aittir.
Bundan sonraki şiirinle ilgili tasarı
ve özlemlerin nelerdir? Özel hayattaki zamana bağlı
değişimler, teknolojik kolaylıklar ve kısırlaştırmalar, yani
tüketim saldırıları ortamında, söz'ün gücü nasıl ve hangi
kıvamda yeni izleklere, imgesel yön alır, ivme kazanır? Senin
şiirine yansıması olur mu, yeni yönelimlerin; olursa nasıl ve
ne oranda kalır? Yeni kitaplar var yanılmıyorsam tezgâhında?
Artık tescilli 'ses ve söylem'in üzre, yeni yapıtlar
beklenecektir Hüseyin Ferhad'tan, ne dersin?
Şiir “hayat”tır, “hayat bilgisi” dir.
Yayımlandıktan itibaren toplumsal pratiğe dönüşür. Şairin
yaratım süreci, stili, nesneleri stilize ediş biçimi, tarih
yorumu, duyuşu, bu pratiğe eklemlenmiştir artık. Şair
devreden çıkar. Kılıç İpekte Sınanır “öbürü”nün; “öteki”nin,
“orada duranın” bir macerası gibi geliyor şimdilerde bana. Tek
kelimeyle koptum ben o kitaptan, kopmak istiyorum.
Ortadoğu’ya dair şiirler yazıyorum şu
sıra. Bence, Ortadoğu ihmal edilmiş bir “fenomen”. Çoğumuzun
aşina olduğu yığınla motif, anı, bilgi var.
Tuhaftır, Ortadoğu dendikte aklımıza ilk
gelen İslâm’ın doğuşudur.. Uhud, Bedir savaşları, Camel
vak’ası. Sonra ayna flulaşmaya başlar. Devreye Emeviler,
Abbasiler girer. Selçukluların, Osmanlıların ayak tıpırtıları
rüzgâra karışır, seferberlik türküleriyle aklımızdan
yüreğimize kayar. Işıklar söner.
Aklımızda tuttuğumuz Ortadoğu son çeyrek
yüzyılın Ortadoğu’sudur. Petrol zengini, İsrail karşısında
dağılan “kabîle” devletler, Irak, Suriye, Ürdün, Suudi
Arabistan, Mısır ve “işgal altındaki” Lübnan.
Ben bu iki fotoğraftan da uzak durdum
Altın Hilâl’i yazarken. “Altın Hilâl”, evet. Coğrafyacıların
İstanbul’dan Kahire’ye karadan çizdiği yay. Veya Kabil’den
Mekke’ye çizdiği öbür yay. Sırt sırta iki altın yay. Biri
Avrupa’yla Afrika’yı birleştiriyor. Diğeri Aden’de başlayan
Baharat Yolu’nu İpek Yolu’na bağlıyor. Din dışı bir macera,
bir olgu. Geçmişten, uzak geçmişten uzak geleceğe uzanan
kültürler, halklar arası bir diyalog.
Üç bin yıllık bir zaman. İki aktörden
biri Romalılar, ardılı Bizanslılar, diğeri biziz. Biz :
Selçuklular, Osmanlılar. Ben bu ikincilerin gözüyle yazmayı
deniyorum Ortadoğu’yu. Ortaya dişe dokunur bir şey çıkar mı
zaman gösterecek.
Dilerim çıkar ve sağ olan görür...
Teşekkür ediyor ve beynine, yüreğine, diline, ‘kurşun’
kalemine; ve step rüzgârlı ipek kelâmına sağlık diyorum.
Adana, Kasım 2000