Bu kısa notlar, gecelerden ve
gündüzlerden damıtılma şiir kökenli düşüncelerdir. Bir tür
alıştırma ya da denemece söylenmeler. Yıllardır, defterlere,
takvim yapraklarına gölge atan küçük küçük karalamalar. Söz
jimnastiği, düşünce jimnastiği kırıntıları... Yani, 'kendi
yaranı kendin sar' kuralına uygun düşen, şiirin sıkıntısını
giderici ara metinler. Şiir yazmama dönemlerinin nabız ve
tansiyon ayarı; bir tür avunmadır.
Şiir üzerine; yaratım cehennemi ve
cenneti üzerine düşünmek için az zaman gerekmiyor. Uykuda
kalınan süre dahil, tüm zamanını istiyor insandan şiir.
Günün yarısını ayırsan, öteki yarısında sıkılmanın payı ve
etkisi, izi kalıyor. Şiiri düşünme edimi bulaşıcıdır,
diyebiliriz o yüzden. Rüyada bile rahat bırakmaz kendini
adamış olanı, yani şair adayını. Eksik ilgiyi, unutulmayı ve
yitirilen zamanı hiç bağışlamaz. Geceyle gündüz birdir şiir
için. Has şiire ulaşma gayreti, geceyi de gündüzü de kapsar
çünkü.
Şiirin Kor Kıyısı adını vermemin
nedeni, şiire çok yakın imge, dize dalgacıklarından
etkilenmiş bir düzyazıda kalabilme arzusudur. Şiir
okyanusunu çevreleyen kara parçasının suya en yakın yeridir
çünkü 'kıyı'. Hep bir deniz veya okyanus kıyısı olmuştur
şiirin karaya ayak bastığı yer. Ama hayat dağının
doruğundaki volkan kesintisiz lav püskürtmektedir. Hayat
dağının eteklerinde, zamana nüfuz eden kurgu fantezi
dünyasının kıyılarına akmaktadır. Lav, gerçeklikle
düşlemenin buluştuğu çizgide "şiirin kor kıyısı"nı
oluşturmaktadır. Şiir bir köz dünyasıdır öylelikle. Közse
ateşin kordan sonraki evresi; mor evresi değil mi?
Üzerindeki kül tabakasına karşın için için yanan kıyıda
yürüdüğümü varsayarım, şiirle uğraştığım anlarda.
Şiire ilişkin kısa yarenlikler dizisi,
aynı zamanda yazılmayan dizeler destesi ve şiir okuma
belgeliği olacak. Benim için ve bu satırları okuyup
paylaşacaklar için. Dağınık metinlerin aylar, yıllar sonra
derlenip toparlanması ile şimdilerde depreşenlerin sıcağı
sıcağına yazılışıdır Şiirin Kor Kıyısı. Bir bakıma şiir
yazmama/yazamama zamanlarının karnesi, şiirin serüven
kütüğüne mütevazı bir kayıt olacak bu dizge. Olacak mı?
Bakalım nasıl olacak?
29 Ocak 1998, Perşembe
1.
Şiir anlıktır. Umulmadık anda,
umulmadık yerde gösterir kendini. Bir biçimde varlığını
belli eder. Bir dehlizden sızan ışıktır bazen. Bazen
sessizliğe sonsuz megaton şiddetle düşen bir ses: bir
öksürük, bir kapı çalınması, bir bebek ağlaması, bir fren
sürtmesi, bir siren çığlığıdır.
Daha pek çok an olayıdır. Karanlığa
çarpan telefon sesidir. Beklenmedik sevgili kokusu, insanı
sendeleten büyülü şefkat tınısı... Kış güneşine aldanıp
erken güneş açmış badem ağacıdır.
2.
Eski mevsimden artakalmış kuru meşe
yaprakları arasında dolaşan serçedir. Yerlerdeki tez canlı
mor menekşecikler ve güneşe gülümseyen "şubat şaşkını sarı
papatya" kaygısızlığındadır bazen. Papatyaya nispet yapan
sarı çiğdem gibi nazlıdır. Çoğu kez de yanılgıdır, salt
yanılgı. Gelmeyen dizedir, hecedir, melodidir... Çimende
bulduğu, büyükçe ve çiyli bir ot kümeside devinen, coşkuyla
devinen karıncadır. Benekli böcektir de bazen, ivecen, bir
çöpe tutunmakla yaşama tutunan doğa üyesi. Gökyüzünü
parçalayan bir kırlangıç kanadıdır bazen.
3.
Şiir anlık demiştim. An onun doğum ve
ölüm süresidir. Geldiği gibi yakalandı,.. yakalandı, yoksa
yitti sayılır. Yitmekse yazıya değmemişliktir şiir için.
Geldiği o ilk andaki hazzı ve acıyı yeniden yakalamak
olanaksızdır. Denebilir ki şiir tektir, yinelenmez,
parçalanmaz, istiflenmez...
4.
Şiire uyan her tanım, aşka da uyar
diyen ve diyecekler haklıdır. Bakışların kesişmesi, vücut
ısılarının birbirini çekmesi, seslerin örtüşmesi, düşlerine
alev almasıdır. Bir elin bir ele dokunacak kadar yaklaşması,
ama bir türlü dokunamamasıdır. Hep olağanüstüdür. Kayırılan,
kollanan ve göğe yükselmeye hazır tutulan renkli balondur.
Öylesine tedirgin bir haldedir işte, şiirin ve aşkın
etkisinde duyumsanan.
5.
Şiir anda duyumsatır kendini. Büyülü
sestir. Yaşamcıl ışıktır. Ölümcül arayış...Şiir an'dır.
6.
Bir şiir bir seanslık sevişmeye
eşdeğerde güç harcatır şairine. Doruk noktası yükseldikçe
coşkusu ve ateşi yükselir. Boşalım anı şiirin bittiği yani
tamamlandığı an'dın. O metindir artık. İşlevsel ve estetik
bütün, dünyaya yük olmayan, ama sürekli birşeyler veren
vücut, yapı, bireşim...ne denirse densin. Şiir bir
seanslıktır ve süreklidir algılandığınca...
7.
Şiir bir gerilimdir. Bir nörolojik
vaka... Epilepsi nöbeti.
8.
Şiir bir felakettir bazen. Yürekte
kaynayan volkanik yatak kurban istemektedir. Şair için
sözcükler ketum bir hal aldıysa, yani hakkı ve görevi olan
yerde durmuyorsa, hem şiir için, hem şairi için işkencedir.
İşkenceden kaçış olanaksızdır. Dahası şairin intihar
çizgisine ulaşmış konumudur. Evrende teselli adına hiçbir
şeycik yoktur ona göre. Anlamın binlerce ayrıntıda gizli
olduğunu keşfetmiştir. Anlamsızlığın da...
9.
Sonuç olarak şiir sözcüklerle
sevişmektir. Şiirin oluşumu sözcüklerin uyandırılmasıyla
ivme kazanır. Öylelikle ayrımına varmadan şiirin uzayına
girmiştir şair. Gerilim kapsamına girmiştir. Evrene yönelik
duygu/algı antenleri şiir için çalışır artık. Kurtuluşu
yoktur, ya da kurtuluşu şiiridir...
10.
Sıkça karşılaşılan bir soru: şiir
yaşanır mı, yazılır mı?.. Yaşanır da, yazılır da, diye not
düşmüşüm bir ara. Yaşanır, herkes yaşar, farklı, yumuşak
yüzlerce gölge düşürür doğaya. Evet herkes yaşar, ama herkes
paylaşamaz başkalarıyla. O çok özel şiirselliği, imge
sözcüklerini bulup dillendiremez, açıklayamaz, belgeleyemez.
Yani yaşadığını sakınır... Şairse yaşadığını de
kurguladığını da paylaşandır. Paylaşmanın bedelini öder,
ağırca öder, çoğu kez. Aynı nedenle belki iç dünyası tersyüz
edilmiş sayılır.
11.
Şair, varoluşunu yaşamla ve doğayla
koşut biçimde ve de biçemde özümseyip metne dönüştürendir.
İmge dünyası ile gerçek dünyası arasında ki köprüdür
kişiliği. Şiiriyse yanından yöresinden eksik etmediği can
simididir.
12.
Kozanın içini merak etmişimdir hep.
Yani şu ipekböceğinin marifetini. İpekböceği deyince
ipekböceği, iplik çekme, çile çekme süreçleri akla geliyor
doğallıkla. Bunu kurcalamak, öğrenmek istedim. İsteyince
"İpekböceği" merakımı giderecek bilgilerin yoluna düştüm.
İlk kaynağa ulaştığımda ise gördüm ki iş
epeyce karmaşık, epeyce de zaman alacak. Büyük Larousse
Sözlük ve Ansiklopedi, (Milliyet Yayınları, Cilt: 11) 5732.
sayfada şöyle açıklıyor konuyu: "İpekböcekçiliği,
ipekböceğinin yetiştirilmesinden koza üretimine değin
gelişen bütün işlemleri kapsar. ( ...tırtılların ürettiği
kozalardan elde edilen ipekler taraklandıktan ve çile haline
getirildikten sonra kullanılır).
İpekten iplik çekme, ilke olarak kozayı
oluşturan sürekli ipliğe çile (vurgulama benim) haline
getirmektir. Çile çekmeye ancak, koza sarımlarını birbirine
yapıştıran zamk yumuşadıktan ve düzgün olmayan ilk sarım
katları (ilk ipekler ve kırıntılar) elendikten sonra
başlanır. (...) İplik çıkrıkta ('çile çarkı') toplanır ve
hızla kurutulur. Bu şekilde elde edilen ipek ipliği ham
ipeği oluşturur"
Şiirin oluşumunu ipek ipliğinin ve
kumaşının oluşumuna benzetiyorum. Merak eden ansiklopedilere
bakabilir. Ben işin çile yönünü 'çile çarkı' sürecini,
şiirin yaratım süreciyle örtüşür gibi buluyorum. Şair,
kendini sözcüklerin çile çarıkına, yani çekme aşamasına
bırakan öznel dünyasını doğaçtan besleyendir.
Bu konuda daha çok ayrıntılı ve
bilgiyle donanımlı söz söylenebilir söylenecektir de. Kendi
payıma düşeni, araştırmamı sürdürerek tamamlamalıyım diye
düşünüyorum.
13.
Bir sözcük için ne yıkımlar yaşanıyor
şiirde. Evet evet, bazen bir sözcük insanın dünyasını
zindana çevirebilir. Şiirin bitmemişliği kadar acı veren
başka ne olabilir ki? Vazgeçilemeyen bir imge cehennem
mengenesi gibi sıkar. Orda şiir durmuştur artık. İlerlemez.
Zamanını bekleyecektir en büyük olasılıkla. Ya da
'prematüre' kayıtlı kalacaktır dosyasında.
14.
Sessizlik!.
En güzel şiir değil mi bazen? Bunu da
düşündüm. Bir ara siz de düşünün dilerseniz. Hele hele bir
kalabalığın içinde herkesin konuşma olasılığı eşitken. Ve
bir süreliğine, ilk konuşan olmamak için herkesin sustuğu
anı bir düşünün. Ne saygın bir çekingenliktir o, sanki
bulaşıcıdır. Ki, herkes soluğunu tutup bekler... Müthiş bir
şiir ucudur beyinden beyine dolaşan. Şiir suskunluğu
gerektirir kimi hallerde; yok yok çoğu hallerde Susmanın
ardındaki sessizlik kutsaldır, denecek kadar büyülü/gizemli
görünür.
Bu kalabalıkta herkes susmuştu. An
uzunca sürdü, şiir oluştu ve ben seslenmek zorunda kaldım.
"Sessizlik en güzel şiirdir!" Ve bu notu araya girdim.
Susmuş olan herkesin ürünüdür artık bu şiir filizi. İnsanlar
birbirinin suskunluğunu daha güzel okusun istiyorum ol
sebepten.
15.
Şiirde yan anlamlar (kimilerince yan
anlamsızlıklar) epeyce tartışıldı. Daha da tartışılacak
kuşkusuz. Ne var ki geçmiş ile şimdi arasındaki renkli geçit
pek irdelenmedi 'anlam' bazında, ki bu başlı başına bir
inceleme/araştırma konusudur. Kesinlik ölçüsünden çok uzakta
kalınsa da 'şiirde anlamlar' -'şiirde kişilikler' durumu
olağanüstü kristal parçacıklar bırakacaktır, belirtilecek
görüşlerin ardından. Şiirin söylemi, (nesnel varlığı) ile
şiirin kimliği örtüşmediğinde bilinçaltının yan yollarını
şiirin yan (ve dip) yolları gibi algılayıp birkaç kez daha
okumalı. Söz konusu ürüne haksızlık edilmemesi için, diye
düşünüyorum naçizane.
Yoksa şiir de doğrudan, dümdüz
alınacak, anlaşılacak, yararlanılacak hiçbir özellik yoktur,
somut yanı uzağa kaçar hep. Tatlı bir kovalamacadır yaşanan;
şairle şiir arasında, tatlı körebe...
Doğası gereği şiir maddi olamaz,
yaratım anındaki yüksek 'içsel gerilim' yapaylığı, rol
kesmeyi kaldırmaz da o nedenle.
16.
Şiir, doğrudan anlatan, anlamlandıran
bir araç metin değildir. Öyledir demek şiire haksızlıktır en
başta. Çünkü şiirin oluşu/oluşumu dalgalı, yani dolambaçlı
yol izler. Beslendiği yol ki, çoğu çıkmaz yoldur. Çıkışı
görünen berrak bir yön değil. Şiirin atmosferi kaostur, yani
ustan önce duygunun felaketidir.
Sonrasıysa hem usun hem duygununun
cehennemidir. (İlhan Berk hocanın kulakları çınlasın...)
Duygu sezginin dinamosudur dense çok da
yanlış olmaz herhalde. Çünkü şiir makineye, robota yönelik
değildir. Hüzün ve ıstırap, sevinç ve coşku yoktur insan
dışında hiçbir varlık için. O nedenle diyorum ki şiir
insandan insana insanca incelikler, hoşluklar, umut yüklü
gizemler taşımıştır hep. Taşır. Bir girdabın taşıttığı su
gibi; düşmeyen, havada kalan... Bir çavlanın kucakladığı
köpük gibi; düşmeyen havada kalan...
17.
"Bu gün şiir için ne yaptın?..."
Kendime sıkça sorduğum bu soruyu nerede
okuduğumu düşünüyorum. Yoksa bilinçaltında yer tutmuş sorunu
not etmekle ondan kurtulacağımı mı sandım? Ne korkunç bir
yanılgı! Şiir ki kanayan bir bilinçaltı yarasıdır zaten.
Günün güzergahı boyunca; bir ağacın kırılmış dalında, bir
duvardaki yarısı yırtılmış afişte, bir dilencinin ezik
bakışlarında, hiç beklenmedik anda, hiç umulmadık
yerde çıkıverir insanın karşısına. Unutturmaz kendini. Sık
sık sordurur; "Bugün şiir için ne yaptın?" diye.
Yanıt aramaya çalışıyorum, bir yerde mi
okudum bunu, yoksa kendime sıkça yönelttiğimden mi kazındı
belliğime.
18.
Şiir dinmeyen bir sızıdır. O sızının
nabzını duymakta bütün iş...
19.
Şiir en çok başka şiirden güç alır.
Doğacak şiir için nektar en çok öncekinden gelir, daha önce
yazılmış olandan. Bu yeni bir söz değil. Ustalar da çok
söylemiş, söylüyorlar hala. Belki o nedenle kendimi bildim
bileli okuma açlığımı gideremiyorum ya... Hala açım, hala
açım.
20.
Şiir sadık bir yürek dostudur. Hor
görmez, örülmeye katlanmaz. Aldatmaz, aldatılmaya dayanamaz.
Mayasında kin ve kalleşlik yoktur. Uysal bir iç haldir.
İhmal incitir, köreltir... İhmal en okkalı darbedir şiire
vurulabilecek.
Yaşamın akarsuyudur şiir, bitkilere
nesnelere can katar. Bulutları emziren sonsuz bir memedir.
Sağaltım sunandır. Tabii, alana... Doğanın bir yansıması,
iyi ve güzel ürünü olduğunu benimseyene. Şiddetten ve
kirlilikten uzak durabilene direnç için elzemdir şiir.
Erinç doruğudur kendini imge
kanatlarına bırakabilen kişi için.
21.
Şiir mutluluk anlatır mı?
Bence anlatmaz. Hüzün sarnıcından
çekilen suyla yoğrulduğu içindir ki , ne şiirin kendisi
mutluluktur, ne de izleğinin taşıdığı herhangi bir duyu
mutluluk kavramı... kendimizi kandırmayalım. Yazan için de
geçerli aynı şey; şiir mutluluk vermez, karın doyurmaz,
gündelik yaşam içerisinde yıkımlar yaratır ancak, ve
yıkımlara tanıklık eder. Bugün bir şiirle uğraştım, mutlu
oldum, diyenle karşılaşmadım hiç. Karşılaşacağımı da
sanmıyorum.
22.
Belki de yanılıyorum, şiir ile mutluluk
terimlerini şiir arayışıyla, mutluluk arayışını
karıştırmakla. Öyle ya şimdiye dek içinden çıkılabilmiş bir
soru değil, mutluluğun gizemli adı ve çağrıştırdığı çok özel
'durum'. Soyutu algılama varsa insanoğlunda, şiir
gerekçesiyle, şiir aracılığıyla o 'sanı' ya erişebilir. Bu
tümceden sayılmalı ki, şiirin işlevi söz konusu edildiğinde
söylenecek şeyleri çıkartmış oluyoruz ortaya.
Mutluluk şiirin neresinde diye aramak
boşuna. Daha açıkçısı mutluluğun şiiri yazılamaz görüşünde
direteceklere katılıyorum ben de. "Mutluluğun resmini"
yapabilmenin yolarını soran büyük ustamız Nazım Hikmet, gün
ışığına çıkarmış yıllar önce sanatla mutluluğun ilişkisini.
Resim, beste, şiir vb sanat alanları gerçekte hep aynı
sıkıntının gölgesini kazmıyor mu? Sonuçta Nazım da nice
dünya şairleri gibi, mutluluğun şiirini şiirin mutluluğunu
bulma sevdasının ardında tüketmedi mi ömrünü. Gerçi, bu
konuda yazdıkları özel olarak irdelenebilmiş değil, bildiğim
kadarıyla. Ama bir neden oldu işte şairimizi anmak için.
Şöyle bağlanabilir konu, şimdilik
tabii. Mutluluk kavramı bir dilek olmanın ötesinde ürün
doğurtan sonsuz kaynaktır, yazarlar, besteciler, ressamlar
için. Zira mutluluğun karşıtı mutsuzluk, yapıtın arayış
serüvenleriyle kozmik bir sırdaş olmaktadır. Modern zaman
derdidir. Çelişkilerin kaosun babasıdır mut kurgusu... Tıpkı
felsefe ve mistisizmin anahtarı sayılan kut kavramı gibi.
Yaşamı ve şiiri sarmalamış durumda.
İnsanlık bayılır, söz konusu kutlu ve
mutlu düşler ardında zaman, mal ve de can vermeye. Mitoloji,
ilkçağ, ortaçağ ve hatta yeniçağ neyle yazıyor kendini?
Şiirin derinliklere yönelmesinde etkisi yok mu? Var: Zehir
ve panzehir iki sözcük diye görüyorum ben onları. Ama
yoklar, mutluluk ve kutluluk... yoklar. Güzel olan da bu;
aramayı sürdüreceğiz, sürdürecekler...
23.
Şiir tanımlanamaz, doğru.
Mutluluk da tanımlanamaz, o da doğru.
Peki, şiir bazen uyumla çelişkinin 'gayri meşru' çocuğudur
diyen birisi çıksa alnından öpmez miyim?
Öperdim herhalde.
24.
Fena takıldım bu soruna. Günlerin
gürültüsü arasında şiir mutluluk kaynağı değil; de... Niye
bunca kaptırıyorum kendimi? Niye benden önce binlerce, belki
milyonlarca insan şiirle 'iştigal' etti?.. Tuhaflığı
çözeceğim diye bu fazladan yazamama 'mesaileri'. Şiire zaman
ve emek vermenin mutluk getirmediğin bile bile yürüyorum
yolumda. Okuma serüvenimi varsıl kılıyorum kendimce. Yani
şiiri okuyanın büründüğü o çok özel atmosfer mutluluk değil,
biliyorum. Tıpkı lazanın üretme aşamasında tasarlanmış bir
anlam ve mutluluk bulmadığı, beklemediği gerçeğini bildiğim
gibi.
Peki anlam ile anlamsızlığı mutluluk
kavramının neresine koyacağız bu durumda.? Öyle ya, sözü;
anlamda mutluluk yok- mutlulukta anlam yok, demeye
yaklaştırırken, neden şiirin yazılma zahmetine katlanılıyor?
Sorusu çıkmaktadır ortaya. Mademki şiir özel bir dil, diller
üstü bir dil?..
25.
Yazılmış her dizenin her 'kuple' nin,
değerini bilmek gerekir. İçinde şiirin beklenmedik,
olağanüstü nefesi saklı olabilir. Metnin hakkını teslim
etmeli öncelikle diye düşünüyorum. Gözden kaçmış, kaçırılmış
herhangi bir şiirsel töz, imgesel tomurcuk söz konusu şiirin
hakkının yenilmiş olduğu sonucunu doğurur. Şiiri anlamaya
çalışmak bir önkoşul sayılmamalı bence.
Onun anlam coğrafyası sınırsızdır. Yer
yer engebeli, yer yer alabildiğine düz... Bazen de
yükseklikleri anlaşılmaz doruklardadır, ki bunların arasına
sokulup yitmiştir. Haliyle okuyanı da oralara çekecektir.
Kendimden biliyorum. Çokça yitip sisler içinde hüznün ve
hazzın izini sürerken buluyorum kendimi.
26.
Şu anlam ve anlamsızlık rüzgarına
kapılmaya görsün insan. Yolları çatallaşıveriyor birdenbire.
Tutup sözlüklere başvuruyorum "anlam"
için. Öyle ya neymiş sözcük ağırlığı, görmekte yarar var.
Nijat Özön'un hazırladığı Güzel Türkçemiz adlı Milliyet
Yayınlarından çıkan sözlüğünde "fetva, mana, medlul, müedda,
meal, mazmun" diye açıklanıyor anlam.
Ne zengin bir karşılık değil mi? Öteki
sözlüklere gitmekten vazgeçiyorum. Üç aşağı beş yukarı aynı
yanıtla karşılaşacağımı düşünerek. 'Anlam'ı açıklayan
sözcüklerin karşılığını düşünmeye koyuluyorum. Ve görüyorum
ki 'anlamsızlık' da olağanüstü zenginleşiyor. Hep şiir
bulutlarına götürüyor insanı.
27.
Hiçbir şair tümüyle anlamsız şiirler,
(hatta dizeler) yazamaz bence. İstese de istemese de
yazamaz. Çünkü yazı, şiir-metin, ne denli gerçeğe yani bir
olaya yaşama, kişisel soruna yaslanıyorsa, kilitleniyorsa o
denli yakındır gerçekliğe. Başlangıcında kurgu da olsa,
değişmez bir gelişmeydi bu.
Dikkat buyurulsun: sonuç demiyorum.
Metnin anlamı ne oranda içselleştirdiğine de bakmalıyım
hadi... İzlek, örttüğü imgesel alan ve şiire kazandırdığı
son yargı ölçütlerinde anlamı da içselleştirmiştir., diye
düşünüyorum. Şiir ki kapalılığı, gizemi anlama
dönüştürebilendir. (Kimilerine göre anlamı anlamsızlığa
dönüştürebilendir ya, neyse...)
28.
Şimdi uzun uzun bunu düşünmeye yer ve
zaman ayırmalı mı?...
Şiirin kapalılık hali, şiirin ve
şairinin çelişkiyi göğüsleme cesaretiyle orantılı sanıyorum,
naçizane... Çünkü şiir kapandıkça kendisidir. Yani yazanın
-şairin- kendisi. Çelişkinin sorgulamanın doğal sonucu;
mutsuzluk nedeniyledir tabii... Kent yaşamından kaynaklanan
karamsarlığı, ilişkil erden doğanhoşnutsuzluğu irdelemeye
kalkıştıkça, mutsuzluğa vuracak yaşam gemisi için (ikiyüzlü
bakış açısı edinmedikçe) gerçeği soluyan her birey gibi
acıyla yüzleşecektir. Doğal olarak şiirine yansıyacaktır,
çelişki ve acı. Öyle ya şiir acının öz evladıdır... sevincin
üvey evladı!.. Hep...
29.
Yaşantımız bir bulmaca mı? Yukardan
aşağıya duygu, sağdan sola akıl... Yukardan aşağıya yalan:
şiir. Sağdan sola gerçek: kalabalık, şiddet, umarsızlık,
yapaylık ve ölüm. Kim çözecek bulmacayı? Sevgili bulmaca
yapımcısı, nasılsın ve neredeysen seni seviyorum! Seni
seviyorum! Seni herkes seviyordur... Çöz şu bulmacayı:
şiirin bulmacadaki düğümü kaç ilmek? Bulmacadaki şiirin
kendisi kaç kırat?..
Yaşantımız neye bağlı? Daha çok sevgiye
mi, yoksa daha çok us'a mı?Yanıt arıyorum. Arayıştaki
yanlışlarım, sapmalarım için beni bağışla bulmaca yapımcısı.
Seni sevmenin karşılığında bağışla... Bağışlamasan da
sevildiğini bil: bu bulmaca çözülmez gibime geliyor, ne
yazık ki!.. Çözülen şiir değildir, anlam hiç değildir, ,
gizem hiç değildir, kuşku hiç değil... Hafiye netsin?..
Bulmaca herkesi düğümlemiş bir kez. Şiir en derin düğümdür,
yaşamak araya sıkışmış toz zerresidir belki! Onu arıyorum...
Düğümü çözecek kılıcı değil. Zaten İskender'in çözemediğini
biliyoruz.
30.
Ömür ertelenen yolculukların baskısı
altında geçiyor. Zaman acımasızca tükenirken, koşullar hep
bir yolculuğun aleyhine büyürken; acıya acıya duyumsuyor
şiir, ertelenmenin ezikliğini, anlamsızlığını. Evet
anlamsızlığını!.. Kim 'mustarip', yani ezgin erteleme
geriliminden, en çok kim? Şiir tabii ki... Koşullar
değiştikçe bedensel ve ruhsal olanaklar/olgunluklar
çoğaldıkça, yatırım zemini küçüldükçe, atmosferi azaldıkça,
kaçınılmaz sonun yakınlığı seziliyor yaşamın ensesinde.
Hiçliğin, tat alınacak meyvelerin çürümüşlüğü daha bir
yakın... an' dan anlamın geçersizliği, varlığın nesnesizliği
- nesnenin varlıksızlığı saptamaya değer: şiir. Öyle ya
şiirin söz konusu değerin özeğini oluşturmadığını kim iddia
edebilir?..
Şiir hiçlik, şiir nesnesizlik, şiir
çözümsüzlük, mutsuzluk, umarsızlık... Yani dirime ait,
ölüme karşı. Öyleyse yaşasın şiir!..
31.
Çok düşündüm. Zaman çıplaktır! Zaman
boştur. Hele şiirsiz zaman. Peki ne olacak öyleyse?..
Zamanı şiir giydirecek diyorum ben.
Boşluğu imgeler süsleyecek. Yaşanan her an, şiirin ayak
sesiyle kendine gelecek. Saçmalığa bir çentik vurulması
olacak şiir.
Çünkü zaman çıplaktır ve oradan ötesi
hiçbir canlıyı bağlamaz. Giyotine boyun uzatmış bir
haklılıktır şiir... Giyotin düşmeye cesaret bulamaz hiç...
Şiir giyotine 'nanik' yapan bir edebi türdür de ondan.
Şiirini önünde tüm nesneler kördür ve güçsüzdür çünkü.
Şiir nesnelerin ve nesnelliğin tanrısı
değil mi? Bu konuya dönüleceğini, sık sık dönüleceğini
seziyorum.
32.
Şiirin oluşumunda üzüncün (bazen de
buruk sevincin) etki oranı nedir? Sorun şiir yazıldıktan
sonrasını kapsamıyor elbette. Şiirin yaratım süreci, yani
kağıda kaleme bulanmadan önceki aşamasıyla ilgili
yanıtlanmalı soru. Öyle ya, herkes kendince duygu, düşünce
ayrıntıları, yoksunluk ve zenginlikleri keşfedebilir
yayımlanmış üründe. Okura verdiği hüzün, veya haz, erinç
veya düşün dozajı şiirin başarı grafiğini göstermez
kesinlikle. Çünkü şiiri okuyacak kişinin metni algılama
frekansı (hadi donanımı demeyeyim) önemli bir öğe. Şiirin
oluşumunda olgunlaşma, zamanında üzüncün etkisi (katkısı
demeye kimin dili varır?) yüzde doksan dokuz, sevincin payı
ise yüzde birdir ... Sevinç, şiirin doğumundan, dahası
yayımlanışından sonra tadımlık bir anıdır ancak. Şiir
sevincinden ölmüş var mi ki ?
33.
Hiç rakı kadehine göz yaşı damlattınız
mı?
Şiir odur işte, yeri geldiğinde.
34.
Ne güzel kitaplar, ne güzel şiirler
gelip yerleşiyor yaşamıma. Zamanımı durduruyor sanki
şiirler...
Gerçekten de, şiir zamanı durdurabilir
mi diye düşünüyorum bazen. Durup dururken şiirin gücünü
sınamak değil derdim, ama şiirle doldurulmuş saatler gün
olsa geçmemiş gibime geliyor. Bu belki benim kuruntum...
Paylaşmakta sakınca görmüyorum; Öylesi durmuş zamanlar
ardından, kayda geçmiş, hafıza göğümde yuvalanmış birçok
imge kıvılcımları, şiir ucu yakamozları ve rengârenk uçurtma
kümecikleri biriktiğini de itiraf edeyim hadi.
35.
İlk ve son dizenin arasında kalan kısım
anonimmiş gibime geliyor. Bir şiirin en zor yeri ilk ve son
dizeleridir. Ortası, yani gövdesi, kendi kendine değil ama
sıkı işçilikle biçimlenebiliyor. Kolay mı? Hayır hiç de
kolay değil, ancak ilk dizedeki deprem sıkıntısı, son
dizedeki enkaz kaldırma bitkinliği vermiyor gövde.
Başlangıç: yüreğimdeki oyukta
kalıyorum, herkes yüreğinde bir oyukla mı yaşar, kanın
biriktiği, acının pıhtılaştığı bir oyukla... Günlerce ağır
bir yük gibi taşınmış bu başlangıç nasıl akacak, acıdan ve
meraktan çatlayasi gelmez mi insanın?
Yalın bir dize aslında. Keşke biraz
daha düzyazıya akraba olsaydı da ortalara bir yere
oturtulabilseydi; yani kolaj ile yapıya yamanabilseydi. Tabi
bu bir iç sorun... Uğraşırken umut çekirdeğini tutan giz,
yeni zamanda (kalan dağarcığında) varsıllaşacak. Bilinç
atlası imgelerle donanmış olacak sonuçta. Neden olmasın? O
atlas ki dilin büyüsünü çözmekle, şiirin kozmik
sınırsızlığını anımsatır üretene.
İlk ve son dize kaygısının ettirdiği
laflara bakın hele...
36.
Şiirle uğraşmak, tüm benliğinle
sözcüklere kul köle olmaktır. Bu bir bakıma, 'çiçeklerin
uykuda da açtığını bilmektir', demiş miydim? O büyülü açışı
dinlemek...
Şiir, uykuda bile açan çiçeklerin
tomurcuktan goncaya geçişini sezip okurcasına yoğunlaşmayı
gerektirir. Öyleyse, şiir öncelikle sezgidir denebilir mi?.
Çiçeklerin doğumunu okumayı öğrenecek denli 'kendinde
uçmaktır'... Yoksa şiir ayrıcılık olmaz, olamaz yazan kişi
için.
Şiir uğraşı gizli bir amber yolunu
keşfetmekle amaca yönlendirir adananı. Her adanmışın, yani
her şairin öyle bir yol tutturduğunu düşünürüm nedense.
Acaba abartıyor muyum? Acaba abartıyor muyum Hem sonra;
yazma yönteminin gücü daha çok abartıda değil miydi?
Öyleydi! Yine de öyle.
37.
"Bugün hayat için ne yaptın?" diye
düşündüğüm gecelerden birinde şu notu yazmışım : Şiiri
düşündüm. Düşünmekten de öte; beynimin dörtte üçü şiirin
işgali altında fokurdarken, bedenim ısırgan otlarıyla
dağlandı.
İşim geregi, makilik bir yerdeydim
gündüz; otlar, dikenler, ısırganlar bürümüş araziyi
dolaşirken, kırların acı veren, yani tırmalayan, kanatan,
dağlayan gücünü (güzelliğini de tabi) şiirle özdeşleşmiş
buldum . Doğadaki şiir gerçekte oydu; taze görünüşü, kokusu,
albenili dokusu ve sesiyle bakir bir kırsallık...
Şiir benimleydi.
Böğürtlene bulanmıştım... (Ahududunun
yabanisi, Rodoplarda "karamuk" denirdi. Çocukluğumdan
anımsıyorum; daha çok yol kenarlarında, tarlaların sınır
boylarında yetişen arsız ağaç.) Dikenler içindeki meyvesi,
olgunlaşınca mordan siyaha çalan renkte, mayhoş tadı olan
bir yabani yemiş. Güzelliğini, güneşin yakıcı ışınları
altında içselleştiriyordu, yarın öbür gün filizlenebilecek
birkaç dize için belki dikenlerine bile bile katlandım.
Şiirin nabzını her yerde duymak, ılık
bir esimi dinler gibi dinlemek olası, o anı yaşayacağım
diyene...
38.
Şiir yaşamımızdaki anların en küçügüdür.
Yani an'dan da küçük birim. Öyle ya şiir anlıktır demiştim.
Şiir an işidir mi deseydim yoksa . Zira an şiir için büyük
bir süredir bazı durumlarda. Örneğin, günbatımında güneşin
geçkin bir portakal rengini almiş haliyle batıda, dağın
üzerinden arkaya yavaş yavaş yuvarlandığını, düşüp yittiği
an... Dağın at sırtına benzeyen yerine bakarken kendini
unutuverir insan.
İşte o unutuş anı şiirliktir kanımca ve
an' dan küçük bir birimdir. Çünkü bilinçle, bakarak,
bekleyerek dolu dolu duyumsayarak aşılan anların sonrasına
denk düşen imge salisesidir o: portakalın düşüşü ve artık
görünümde olmayış hali, yani boşluk.... Eskilerin
ifadesiyle; "Ömür bir lahzadır..."
Şunu demek mi kalıyor şimdi bana, şiir
boşluk anından önceki andan küçük an' dır. Şiir için en
sıcak 'dumanı üstünde' bir ekmeğe yakın olmak kadar yakın
mesafeden, buğunun, kokunun tadını ayrıştırıp yazıya
dökmekle tamamlanabilir, yaşanan şey, her neyse işte...
Düşünüyorum, tüm bu (okuyan için) belki
saçma sapan gelecek ayrıntıları... Düşünüyorum ve çarptığım
buzdağları, yani çelişki kütlelerinin ne bereketli
öğrenme-üretme pınarı (adresi) olduğunu keşfediyorum.
Çelişkiyi baş tacı sayıyorum şiir için, öyle öyle
barışıyorum bereketiyle, içime dert salsa da bazen.
39.
Şiir sorunlarını kendim için
düşünüyorum, kabul. Ama okuru, ve üzerine yansıyacak şiir
serpintisinin etkisini de düşünüyorum.
Örneğin, ilk dize çok önemli demişim.
Yazan herkes için bu böyle. Kendi payıma, sonrasını daha çok
iç kanama şiddetinde görmüşüm, ki sonraki dizeyi çağırandır
ilk dize diye not almışım. İlk dizeyi, hatta sonrasında
gelen her yeni dizeyi kendi yazmış gibi kolayca benimsemeli.
Yani, daha ilk dizeden itibaren şiirde kendini değilse de
yabancısı olmadığı öğeleri bulmalı okur.
Yazan mı ?
Yazan için, şiir bitip de
yayımlandıysa, üzerinde, okumadan, yani kullanımdan doğacak
hakkı kalmamıştır. Burada 'hak değirmende aranır' sözünü,
anımsamakta yarar var. Çünkü şair için un elenmiş elek
asılmış, buğdayın ömrü bitmiştir artık. Hammaddenin, yani
buğdayın öğütülme süreci, şiirin oluşum sürecine
benzetilebilir: Pişirimlik un, okunmalık şiirdir... Dileyene
ekmek, dileyene börek, dileyene baklava, pasta...
Demiştim ya abartmanın (ve saçmalamanın
kimine göre) endazesi yok. Buyurun işte: düşünce düşüncedir.
40.
Bu hengâmede... Şiir bir
bilinmezliktir.
Bir dedim özellikle! Bir' ci yanımı
inkâr etmiyorum. Bir' in kutsallığına az kafa yormamış
insanlık. Yadsımıyorum... Bir ben' dir. Ben, sonsuz
bilinmezliğin peşindeki zerre.
41.
Şiir sözcükleri en göz alıcı biçimde
giyinmeli.
Çünkü şiir şıklığı, yumuşaklığı
sunmalıdır.
En saf doğa ve yaşam koşullarında bile.
Tartışmasız, şiirin dili, sertliği de, çirkinliği de
dizginleyip, sakin uslu yürüyebilen dildir.
Şiir imgeyi giyinmeli, ama imge
çıplaktır. Yani şiir şeffaftır sonuçta. Sözcükler 'transparan'
halde çıkar beyaz sayfalara. Sonuçta, çelişkinin gayri meşru
çocuğudur şiir...
42.
Şiir, uyarıcı, uyandırıcı söz kıvamıyla
nükseder okuyucunun algı dünyasına. Yaşama, iletiye; düşünüş
ve duyuş hallerine katkısı ordadır. O özelliğinde; şık
biçem, yumuşak içerik , doğal, zorlamasız ritim...
(kolaycılık olsa da), algılanabilir bir atmosferi önüne
sermiştir okurun. Şiirin kavramları en gerçekçi biçimde
yontmalıdır. Şiir şıklığı, yumuşaklığı sunmalıdır, demiştik
bir kez...
43.
Dize sorunu yeterince tartışılmamış
olsa da hep gündemde. Son günlerde okuduğum bazı görüşler
eleştiriler beni haklı çıkarıyor. Şiir konuşulduğunda iki
sav, terazinin iki ucunu gösteren düşünce çıkıyor ortaya.
Dize ve ritim ve uyak ve ses şiiri şiir yapan öğelerdir
diyen sava karşılık; şiir hiçbir kalıba sığmaz, ölçüleri
dinlemez boyutlandırılamaz, kendi doğasınca çıkmalı okurun
önüne diyen ikinci sav. Bir metin (anlatı) içerisinde
imgesel, sessel, ritimsel özellikler barındırıyorsa o
şiirdir. O metin şiirdir yargısı ağır basıyor gibi şimdilik.
Ben de kalıpçılıktan dizecilikten yana
değilim. Şiirim değil. Arada sırada uyak-ölçü, aruz kuşanır
şiirler çıksa da, pek çok yazanda olduğu gibi.
44.
Yazdıklarım hele hele yayımladıklarım
benim değildir. Arada sırada uyaklı şiirlerim çıksa da...
Altındaki imza benzerimindir ki o bana yabancıdır artık.
Çünkü şair beni atmıştır içinden. Özeğini okuyacaklar için
boşaltmıştır yayımlanmakla.
Nasıl ki ben onu yazarken, (üretirken,
işlerken) hep içindeki beni boşaltmışsam, şiir de
yayımlanana dek barındırır içindeki ben' i. 'Orada sen
yüksündür artık' demektedir metin. Akıllı, seçme, anlamlı
anlamsız hiç de önemli değil algılayana göre. Ben onu
unutmuşumdur.
45.
Bir hastalıktır. Tıpkı aşk gibi. Nedeni
bilinmez, bilinemez. Hiçbir tıp uzmanınca tanı konamaz.
Müzmin hastalıktır.
Şiir konuşulacaksa sonsuz bir
hastalığın konuşulacağı bilinsin. Bence yerkürenin tüm
çıkmaz sokakları konuşulacaktır. Bunu benimsemeyenin şiir
dışında diyecek sözü de yoktur pek. Evet yoktur.
46.
Şiir kime ait ?
Gökyüzüne, bulutlara, yıldızlara ve aya
aittir.
Samanyolu en lirik dizelerin tozunu
(yoksa imgesini mi) ışıldatıyor. Venüs'ün göz kırpan ve
derinden gülümseyen hali kadar romantik görünüm var mı ?
47.
Şiir kime ait?
Yeryüzündeki gelincik tarlalarına,
yaban güllerine, böğürtlenlere ve şebboy kümelerine, zakkum
pembelerine ve daha nice yol kenarı çiçeklenmelerine... Ne
bana ne de sana aittir şiir. Bütün yüreklenin içine düşmüş
gökkuşağıdır. Önce göğe sonra yere aittir. Ne güzel bir şiir
adaletidir; suskun yıldızlarla suskun yakamozlar arasında
gerçekleşen. Değil mi?
48.
Bir çalkantılı 'içevren', mucizevi doğa
sarsıntısı.
Etkisini dipten yüzeye doğru,
görünmeyenden görünene doğru duyuran sarsıntı. Adına şiir
sözcüğü yakıştırılan olgu, 'Hüzün ve heves' Özlem ve
Özgürlük... Yenildiğimiz tutku.
49.
Can yanmasından söze girmek nedir ?
Düşündüm de 'şiir can yanmasıdır' diyen
bu yanıtta karar kıldım. Öyle ya, bir imge için ne can
yanmaları yaşanır... Ne ölü zamanlara gömüt olur insanın
yüreği. Bir tek imge uğruna ya da imge çarpıcılığındaki o
korkunç tatlı kıvamda sözcük-sözcükler dizgesi uğruna, ne
karanlıklar, ne uçurumlar, ve ateşler göze alınır.
Bunları yazdıktan, bildikten sonra
gönül rahatlığıyla şiir can yanmasının ürünüdür diyebilir
herkes. Canı yanan ve sözü oraya demirleyen, zamanın
cenazesine katılmış herkes: ölmüş zamanın ardında kalan
cenaze kortejidir ' şiiri temsil eden. Kortej beni
ilgilendiriyor...
50.
Yitmiş zamanın ardından...
Halen yitmekte olan zamanın ardından...
Şu anın ardından...
Tinsel ve tensel felaketi tanımlamak ne
denli zorsa, şiir adına verilen-çekilen iç savaşları
tanımlamak da o denli zordur. İnsanın iç deltasına dökülen
kan ve ter karışımı akan harı tanımlamak olanaksızdır. Akış
hızını, şiddetini ve debisini saptama, tanımlama cesareti
ancak şiirde vardır. Şiir bir tür olanaksızlığa yanıt aramak
değil mi ? Zira , yaşanan iç depremdir söz konusu insan
hali...
Ömrümün tükenmiş kısmına ait genel
anlamlar / anlamsızlıklar toplamı bir hiçtir... Bedeli
ödenerek yazılmış imgeler, (eğretilemeler) kalıcılığı
aramaya yarayan heceler, çok alın teri, çok sarsıntı, çok
uykusuzluk, yenilmişlik..... ve de çok sarhoşluklarla
ödenerek yazılmış şiir sorularıdır.
Bir tek imge için ne derin yaralar
açılır, kabuk tutar sonra, yine açılır bu saf yazı
ülkesinde. Som sözden işlenmiş söze, üretme istasyonları
tarifesi...
51.
Sıcak bir iştir şiirle cebelleşmek
İlk dize sıcağı sıcağına yazılmamışsa
kayıt dışı kaldı demektir. Yüzde altmış unutulacağına
inanılmalı, anında not alınamayan her sözcük, kurgu, olgu,
imge, ayrıntı... Bellekte kalanla yetinirim dendiğindeyse
şiir baştan zora girmiş sayılır. Biline, diye telkinde
bulunuyorum kendime. Şiirin tavı sıcakken kavranamaz çünkü.
52.
Bazı geceler televizyon denen nesnenin
düğmelerine dokunmamayı elzem bilmeli şiire gidecek kişi.
Ben bu cümleye "birçok geceler" diye başlamalıydım.... Çünkü
deneyimlerim, televizyonun şiir için, şiir zamanı için
intihar aracı olduğunu öğretti bana. O nedenle televizyondan
korkuyorum şiire durduğum daha doğrusu yüreğimin, beynimden
şiire amade olduğu zamanlarda. Uğraşlarımın güme gideceğini
çok iyi bildiğimden, korkuyorum ve sokulmuyorum güncel
ayrıntılara, televizyon mekânlarına... Şiire düşman haller
bana da düşman. Hem sonra, neden o görsellik kötülüğüne
'angaje' etsin ki güzelim zamanını, şiir yolu süren kişi.
53.
Televizyon, magazin, günübirlik haber,
politik, ekonomik oyunların yapay dayatmaları, polemik
balonları ve de bireysel popüler rollerin sahnelenişi ve
daha neler, neler... şiirlerin baş düşmanıdırlar tümü.
Orada, o gezegende şiir adı anılmaz.
Anılamaz. Anıldığında ise şiire kötülük gelecektir kesinkes.
Ki bence anılmamalı. Anılmaması elzemdir şiir için.
Televizyonun düğmesi şiiri pek çok şeyi katleder diyenler
beri gelsin. Şiirin ilgi-sevgi yelpazesinde serinleyenler...
elektronik, sanal görselliğin ağusunu ayırt etmeli.
Şiirin özel durumu görsel magazinsel
şiddeti reddeder. Zamandaki, yaşamdaki yeri tektir. İçine
başka şey; bölüm, parça, kısım, küme, seksiyon; ne denirse
densin kabul etmez. Şiir özerktir, özgürdür. Yaşama, doğaya
katılışıyla... Sözcüğün tam anlamayla özgür. Yoksa özgün
olamaz, kalamaz.
54.
Şair kendinden birçok şey koyar
şiirine. Hatta kendini koyar. Okur ise kendinden bir şeyler
arar şiirde. Bulduğuyla da yetinir. Sonra unutur gider
belki. Ama o bulduğu an, yani okurken tattığı o sanatsal an
duygusunu, düşüncesini karşılayan, okşayan 'kendilik'
önemlidir. Şairle okur arasındaki benzerlik tam da o anda, o
tuhaf örtüşmededir.
Sonuçta şair kendini koyar, yazdığı
yayımladığı metinde. Farklı anlatı/söyleme yolları arar o
amaçla.
Sonuçta, okur, yani şiir okuru,
kendinden izdüşümler yakalarsa, ısınır, yüreğini ısıtır söz
konusu metinde. Onlarca metin okumayı sürdürür o amaçla.
55.
Şiir yapaylığı, maskeyi, maskeliliği
sindirmez bünyesinde. Sindiremez. Salt saflık-doğallık: üç
dakika önce doğmuş (erken doğmuş) bir bebek için kuvöz
neyse, şiir için içtenlik , doğallık ve saflık odur. Yalın
olan yalan olamaz dememişler mi?
Ötesi yok bu işin. Onunla geçilen zaman
tekliği (mutlak yalnızlığı yani) gerektirir. Yüzde yüz
yoğunlaşma için, yani doğum için, 'şimdi' içinde tek kalmayı
ister şiir. Yoksa alınır, incinir, küser, kirlenir... ve
intikam alır. İçeriğiyle, biçimiyle zorlaşır,
başkalaşıverir. Şiir olmaktan çıkar. Düşüktür... Bir cenin
midir salt? O bile değildir artık.
56.
Şiirin mayası mi ?
Şiirin mayası arının çiçekten
havalandıktan sonra, havada çizdiği dalgalı izdir. An
üzerindeki iz ... Arının taşıdığı nektar, o dünyanın en
güzel yükü. İşte şiirin mayası...
57.
"Şiir kuma kaldırmaz" mi demişti
birisi. Kim olduğunu anımsayamıyorum şimdi. Düşünüp not
almayı zorunlu kılan bir tümce bu. Ne yazık ki yapmamışım o
işi. Bilenler anlatsın, şairin-yazarın kimliğini. Anlatsa
keşke !
58.
Şiir, şiire adanmış ömrün tek
sevgisidir. Tek bereketi. Biriciğidir. Ölümüne tutkudur son
uçta... Sonsuzluk yemininin tek maddesidir. Şiir yaşamsal
engebeleri aşmayı zorunlu kılar. Derinlik yapısının
özündedir. Donuk, arzunun salgılayıcısı bir tarifsiz
vitamin, büyülü bir güçtür şiir. Kendi kendine uygulanan
doping...
59.
İmge dişidir.
Şiirin içindeki tek güzel dişi.
Doğurgan, teni ve tini büyüleyen
tütsü...
Sözcüklerin en cilvelisi: imge.
60.
Varolmak öğrenmeyi sürdürmektir. Ben
buna, "sevmeyi dünyanın kesintisiz akarsuyu kılmaktır' ı da
eklemek isterim. Öğrenmenin içinde, öğrenmeye değer; dirim
için gerekli güzelduyu ayrılıklarını kavramaya değer, ilk
koşul varolmak ve sevgide yoğrulmaktır çünkü.
Birbirini bütünleyen iki kavram ki,
(öğrenmek ve yaşamak) insanı ayakta tutar.
"Bunun şiirle ilgisi ne" mi
diyeceksiniz. Gökyüzü altında yanıt aranan her anda ve her
yerde şiirin gözü, kulağı vardır diye düşünerek sürdürüyorum
arayışımı. Şiirin, imge sızıntısını bir yerde var olduğunu
bilmenin merakı, düşünmeyi/duyumsamayı kamçılıyor. "Şiiri
arıyorum, öyleyse varım" mı desem acaba?
61.
Yerçekimsiz ortama düşüyorum sanki.
Çevrenim yok. Ufuksuz kalıyorum. Uzay sonsuz bir anlamsızlık
soyutluğuna bürünüyor. Durmuş, durulmuş tinsel-tensel yapı
kendi amaçsızlığını özümsemiş, o kıvamda bir uyku halidir.
Gıdasına aşırı miktarda haşhaş katilmiş keşiş gibi,
yalpalıyorum kendi eksenimde.
Korkunç bir durum: şiirin acısını,
akışını duymuyorsa, yaşamıyordur insan. Kendimde deniyorum,
öğreniyorum bunu bir kez daha. Kim bilir kaçıncaya...
Öğrenmek ilk ve son ibadettir, düşüncesiyle.
Şair, buluşu olan ilacı ilk kendinde
deneyen otacıdır. Şiir için gönüllü kobaylığı benimsemiştir
daha yolun başında.
62.
Şiirsizlik dünyanın en büyük cezasıymış
meğer... Güncel sayılan her şeyi kendime dert edinsem de
şiire ait hiçbir belirti yok. Dünyayı düzeltecek misyonu
yüklenmişim gibi sıkılıyorum. Sarsılıyorum. İçimdeki yer
değiştirmeleri çevresel sorunları ve oyunları ıskalama
pahasına kaydetme olanağı arıyorum. Olmuyor.
Kendimi suçluyorum.
Şiirsizlikle cezalandırıyorum kendimi.
Kim anlayacak şimdi bu hali?
63.
Kentler, kasabalar, köyler, obalar: tüm
insan korunaklarını, barındıran cehennemi yadsımaya yönelik.
Öyle biçimlendiriyor kendini. Düşten uzak, arşın arşın uzak
gerçek mahzenine benziyor. Dönüşüyor . Bu mahşer
ortamlarında kendini ıslah etme, düzeltme uğruna ne yapıyor
insanoğlu? "Yer"i, yani bulunduğu alanı güzelleştirmek,
anlamlandırmak için ne yapıyor? Şiir için ne yapıyor?
64.
Yerleşimlerin en küçükten en büyüğe
doğru geliştiğini yadsımadan, tepedeki yerleşime, kente ait
olmak, ona bakmak gerekir son noktada. Şiir oradadır, içine
bakınca, içinden bakınca. Bireyin farklılaştığını, güzelden,
şiirden uzaklaştığını görmenin sancısını duyuyorum kendi
payıma. Şiir sorumluluğu, kent üyesi olma sorumluluğu,
üretme gücünü törpülemiyor belki, dahası kışkırtıyor da
sayılır. Yazma, yayımlama arzusunu, o tuhaf hevesi
güçlendiriyor. Bunun farkına varmak, yani şiire akan
ilişkiler yaratmak adına atılmış adımlarda tökezlemeler
oldukça kendimi suçluyorum daha çok. En büyük yerleşim, kent
şiire kapamışsa gecelerini ve gündüzlerini, şiiri kovmuşsa
içinden, insanlara acıyor, kendimi suçluyorum. Bütün şiir
ışıkçılarını da biraz....
Şiirsiz bireyler ortasında yaşamanın
sıkıntısını, ürküntüsünü anlatmak derdine düşüyorum salt,
kentin şiirsizlik halleri nedeniyle. İnsan yazmadığı /
yazamadığı şiirden de sorumlu değil mi? Okuyamadığı,
okutamadığı kentten sorumlu olduğu kadar.
Şiir kenti bağışlamaz, ama yine de
kentin keşmekeşinde, bereketli kaosta, zengin çöplüğünde
yuvalanıp yaşama karışıyor şiir. Şiir kentte.
65.
Şiir, gece ve gündüz parlayan bir
yıldız değil mi? Görene, görebilene. İnsanoğlu yazan da
olsa, okuyan da olsa, o şiir yıldızının etkisindedir. Yaşama
ve zamana meydan okuma eylemidir şiirin dinamosu. Zaman yok
edendir çünkü, şiirse var eden. Ölümü yadsıyan bir ışıltıdır
şiir. Mutsuzluk bozkırında şırıl şırıl taşan kuyu. Hiçliğe,
anlamsızlığa direnen suyun içinde yansıyan tayf cennetidir.
İmgenin büyülü sonsuzluğu.
66.
Şiirin sunduğu kutsanmış (yüceltilmiş)
duygularsa, kutsayan (yücelten) kişi de şairdir mi
diyeceğiz?
Yalvaç (peygamber) ve önbilici (kâhin)
sayıldığına göre, mitolojik kaynaklarda... Çok abartılı
kaçmaz umarım bu niteleme. Eskilere giden saptamaların yolu
şiir ve şair için sonsuz sözler öğretiyor insana. .. Duygu
cambazı, bilgi cambazı, göz boyamacı, aşağılık sahtekâr,
şeytan, vb. tanımlara 'maruz' kalmıştır şiir. Şiirse onun
savunma silahıdır hep. Tek silahı. Metafor gezegeni mi? O da
cephaneliğidir.
67.
Söz zincirini ören, inci kolyeye, soyut
kolyeye dönüştüren, dönüştürmeyi deneyen kişi mi şair? Bunu
ne oranda başardığı şairler loncasındaki yerini belirler
kuşkusuz. Zaman tortusu ürünlerin, kolyenin sunulması, yani
arzı ayrı bir konu, belki de ayrı bir sorun. Olay, demek
daha doğru. Öylesi aşkınlığa geçmiş, diliyle kalemini
trajedisini özdeş kılmış "kişi"dir şair. Çabası, yaşamsal
acıları ve tatları içerir dense çokça abartılmış olmaz
umarım şair tanımı. Söz vardı, var, var olacak hayatta.
İmgede, gizemde vücut bulur şiir, gider gelir kulaktan,
gözden, beyinden ve yürekten öteye. Şiir sözün cennete
ulaştığı yerdir; uzamda, an'da konuşlanmadır çünkü....
68.
Kendi şiiri üzerinde hummalı
çalışmaları sürerken, başka şairlerin; değişik biçemde ve
kıvamda meyve sunanların son yazdıklarını okumakta yarar mı
var, zarar mi?
Etkilenmeyi ya da uyarımın
(konsantrasyonun) bozulacağı kaygısını düşünerek sormuyorum
bu soruyu. Önce kendime, evet kendime... Öylesine soruyorum
: başka şiir gıda mıdır şairin külliyat sofrasına?
Sordum, öyleyse önce kendim
yanıtlamalıyım :
Yarar var. Çalışmayı ve ürünün
bitimini, bitmiş halini etkileyeceğinden değil. Zaman
açısından da değil, salt kendinden çıkıp şöyle tenha bir
avluda dolaşmış olmak için, değişik şairlerin son
cümlelerini (kimilerince cürümlerini) okumakta yarar var
bence.
Geç gelen şiir daha sıcak, daha olgun
şiirdir diye düşünerek söylüyorum bunları. Hummalı didişmeye
kısa bir ara verdiğimde, yeniden döneceğimi, nereye
döneceğimi biliyorum çünkü. Çünkü her şiir, şairine aittir
doğumu aşamasında. Her şiir kendince özel atmosfere ve ruh
atlasına bağlıdır gelişinde.
69.
Ya bir yerde okudum, ya da düşündüm ve
bir yerde söyledim. Kayıt düştüm : Şöyle; şiir sözcüklerin
suyun üstünde, yani tümcede batmadan durmasıdır. Öyleyse,
şair için sözcükleri suda yürüten sihirbaz diyebiliriz. .
Sözcükler, öylesine göze, kulağa ve beyne hoş gelir olmuşsa
imgedir. Ritim, melodi ve çağrışım deryasında seken haz
taşıdır mı demeli?
Evet, düşünüp söylediğim, ya da bir
yerde okuduğum bir görüş bu. Tam kestiremiyorum. Eh öyleyse
şiir ve bellek üzerine beyin yormak gerekebilir ciddi
ciddi... Pek öyle can sıkıcı bir saptama değil herhalde :
Açıldıkça zenginleşecek gibi..
70.
Uçurumun en ucu, şiirin getirdiği yer.
Eğer şiir için bir yer aranacaksa orasıdır: Uçurumun ucu.
Şairin dili getirdiği, getirmeye yeltendiği düşün öncesi.
Düşer mi ? Düşmez mi? Düşene şiirin yeri uçurumun dibi olur
artık. O karanlık dipte bir ışık belirir, ışık şiirin kök
tuttuğu, filiz sürdüğünün kanıtıdır.
Uçurumun en dibi, şiirin soluduğu
yerdir. Uçurumun içindeki fosfor olamaz mı; yaşayan, ışıyan?
Neden olmasın?
71.
Şiir ki sözcükle yazılır, yaşamla
ödenir ve (aşkın) aşırı miktarda alkolle... Çilesi ölümle
dinen süreçtir. Yani, şiirin bedeli çekmektir. Çekmektir
öyle ya da böyle...
Yaratım öncesi sıkıntıda üç kadeh...
(Defalarca üç kadeh günahtan sayılmaz.) İlk yazılış
sonrasında üç kadeh... İlk dinlendirme seansında, kendine
ödül niyetine üç kadeh... Sonrası mı? Damıtmanın zamana
nanik yaptığı dolambaçlı yokuş.. Eksiklerin tamamlanması,
fazlalıkların atılması... Yani işçilik. Eh, orada da üç
kadeh çekilir, ve üç kadeh daha, gerekirse. (Ki çoğu kez
gerekir.)
Şiir sözcükle ve çileyle, alkolle
yazılır; kimi hallerde.
72.
Yaşam şiir içiçeliği mi?
O kötürüm halidir insanın. Tıpkı aşk
gibi: beyin ve beden devre dışı kalıverir. El ayak tutmaz...
Göz görmez, kulak işitmez, dil konuşmaz... Tümü yürek denen
yanardağ ateşinin yani 'lav' püskürten zirve duygunun işgali
altındadır. Oysa, yamaçlarda dil etkendir, bellibelirsiz.
Sözcükler yanardağın püskürmesiyle saçılıp seçilen, sonra da
yiten kıvılcımdır...
İmgeye dönüşen ve ateşböceği olan
ışık... Şiir artık karanlığı güzelleştiren ateşböceğidir.
Yaz ortalarının ateşböceği şölenini canlandırın gözlerinizin
önünde. İnanılmazdır... Şiirdir işte o an. Heyecanlıdır.
Gecelerin büyüsü yaz ortalarında mı devreye girip
etkinleşiyor yoksa, diye sordurur insana? Daha neler neler
sordurduğu gibi.
73.
Yalnızlığın tanrı sayıldığı evren;
şiirin tek tanrılı evreni. Şairin de.
74.
Şiddetin hiçbir türüyle bağdaşmaz şiir.
Ekolojik şiddet yaşamı kuşattığında yalnızca şiire zerk
edemez 'habis' özelliklerini. Çünkü şiir şiddeti bağışlamaz.
Şair de şiddetin kurbanı olur olursa, kölesi veya celladı,
asla. Şiir giyotinde sınanır. Şair de...
Zaman giyotindir.
75.
Şiir dişidir... Ve bakiredir sonsuz.
Aksi bilinmiyor. Şiirin Meryem soylu olmadığını kim
söyleyebilir?
76.
Gerçek şiir değildir.
Gerçeğe uzaklaşan metaforların
varlılığınca şiirdir söz... Çünkü gerçek gaddarlığı,
katliamı içerir çoğunlukla. Bambaşka amaçlara güdülüdür
gerçek. Gerçeğin amaçları şiirin evrenine sığmaz.
Demiştik, zaman giyotindir, şiirin
soluk alıp verdiği coğrafyada.
77.
Gerçek ve şiir yan yana anıldığında
anlaşılır ki ikisi aynı potaya sığmaz kesinlikle. Gerçek
imge barındırmaz bünyesinde, barındırsa gerçekliği kalmaz.
Üzerinde imge durmaz... İmge gerçeği taşımaz, gerçeklikse
imge elbisesi giydirilmeye kalkışıldığı anda yamalı bir
tedirginliği sunar okura. Gerçeğin yüzü hep günceldir
çünkü.; statiktir, çıkarcıdır...
Şiirse çıkar gütmemekle - yaratmamakla
büyüktür. Öyle kutsar yürekleri. İmge hiçbir çıkara hizmet
etmez. İmge karadır, "şiirimiz karadır abiler"...
78.
Şiir ayrıntılarda can bulur. Umulmadık
anda, umulmadık yerde, umulmadık koşulda gösterir kendini.
İlk gelişte yazıldı yazıldı... Yazılmadıysa, ya unutulur ya
da bir başka metin olur, olursa. Genleri belirsiz canlı
gibi.
79.
Nüvelerin hayata yürüdüğü dehlizlerde
mi şiir. Söz?
80.
Şair nesnesizliği tanrı bellemeli.
Çırılçıplak zamanda, boş olmayan anlamların çetelesi bir
tümceye sıkıştırılmalı : Sıkıntı, yaratmanın olmazsa olmaz
ateştopudur.
Yalın bir varoluşu hedefler şiir. Biraz
saçmalığa, biraz düzyazıya, anlatıya akraba durmasında ne
sakınca var? Bütüne bakıldığında şiir olsun yeter.
81.
Şiir zamanın ve acının durmazlığını
müjdeler. Kaynağı yaşam gibi görünse de şiirin esas pınarı
ölüm olgusuna varır, damarı orada... Sezdirdiği geniş duyu
ve düşün platformu başka türlü nasıl kalır ayakta? Umut
atomu, imgelerin çekirdeğinde, çünkü zamanın dağarcığı
bilincin dirim kıblesidir. Bilinçse, şiirin en delidolu
halinde tanrısallığını korur. Korumalı. Şiir sözcüklerin
tanrıya yakınlığıyla bilindiği büyülü hal değil mi zaten?
82.
Şiirde anlatı yemekteki çeşni gibidir
mi demiştik?
İnce, tadılmış ayarı korundu mu
tamam... Şiirin tuzu biberi olmalı anlatı, olur kimi zaman.
İşlevli olmalı şiirde tutuğu pay. Geri tepmemeli. Okuru
rahatsız edecek düzeyde bulunmamalı asla. Yazana cesaret
vermeli, okuyanaysa kolaylık... Düşünceyi besler, iskeleti
güçlendirir, ama şiiri istenen/beklenen şiir olmaktan
çıkarabilir de. Tehlikesi içinde bir dinamit deposunu
canlandırıyorum gözümde... Şiir bir öyküye dokunmaz mı
önünde sonunda?
Her canlının vazgeçilmez bir öyküsü
vardır çünkü. Kaçınılmazdır bu.
83.
Şiir bir gerilimdir, desem... Diyene
katıldığımı beyan etsem. Şöyle bir eklemeyle : Şiir ölümcül
bir gerilimdir.
84.
Şiir cinayeti önlemektir. Ağaçların
ağlaştığı doğada ormanı kutsamak... Gerçek kötüyken,
katilken doğaya, insana karşı, düşü kalkan kılmaktır şiir.
85.
Şiir bal şerbetidir. Göğün eflatun
musluğundan dökülür. Biz yağmur yağdı sanırız.
Sanmak ne lezzetli, ne şehvetli bir
duyu! Şiiri bile baştan çıkarır... Çıkarırmış. Çıkarmıştır.
86.
Son zaman kavşağı :
geçmiş-şimdi-gelecek kesişir odağında... Sözün tılsımı şiir
odur işte. Zaman yönlendiren, yaşamı tıkanmalardan koruyan
düzenleyici meyve / ürün.
Tanrısal ürün.
Geçmiş kırmızıysa, gelecek yeşilse,
şimdi'ye sarı mı kalıyor? Kalsın! Yakışır! Şiire bütün
renkler, istisnasız bütün renkler yaraşır. En yakın, en
yapışkan -akışkan olanı sarıdır diyeceklere itirazım olmaz.
Sarı ateşi ve güneşi de imleyen değil mi?
87.
Kavşaktaki kaza!
Kavşaktaki ölümlü kaza! İmgenin zaman
rahmine düştüğü an : Şiir... Herkesin bir (kesinlikle bir)
kavşağı vardır. Yaşamının belirsiz anı. Şiirin doğum
sancıları başlamıştır ya... Anlayan anlar.
Her kavşak kazasından binlerce ölü ve
bir (kesinlikle bir) doğum (şiir) kalır.