Hilmi Haşal İle Söyleşi

Son Siren Kuşu Düşmeden Yaşanacak Andır Şiir
Halim Şafak

Sevgili Hilmi Haşal; Denge/Sizler Adına, Elektronik Yalnızlıklar, Yol Boyu Notları, Kozmik Aşk Suçu ve Venüs'le Aşk'tan sonra altıncı şiir kitabın Son Siren Kuşu, Ekim 2000'de yayımlandı. Sanıyorum Son Siren Kuşu, Kozmik Aşk Suçu ve Venüs'le Aşk'tan önceki şiirlerini kapsıyor. Sormak istiyorum; Son Siren Kuşu senin için ne/yi ifade ediyor?

Saptaman doğru. Son Siren Kuşu dördüncü şiir kitabım. İçindeki şiirler 1992-1993 yıllarının ürünü. Hayatımın, şiir serüvenimin önemli bir kavşağına denk gelen kitap dosyasıydı. Altın Koza ödülüne değer görülünce, her bakımdan kentsel kaosu ve bireyin toplumsal uyumsuzluğunu (konumsuzluğunu) dile getirebildiğimi düşündürdü bana. Yarışma yönetmeliğinin koşulları gereği kitabı Altın Koza Yayınları çıkaracaktı. Pek çok şanssızlık (ekonomik, sosyal, politik tökezlemeler ve depremler vs.) nedeniyle, ancak 2000 Kasımında kitabım dünya yüzü görebildi. Yani geç kalmış bir yapıt oldu, şiirin zamanla sınavı bakımından, yani koşulların değişimi dosya beklemedeyken gerçekleşti. Köprülerin altından epeyce sular aktı. Türk şiirindeki 'bunalım' süreci hayata yerleştiği
gibi, başat izlek halini aldı. Genel estetik anlayışı ve evrensel (toplumsal, ekonomik) çıkmazlar altında ezilen bireyde odaklandı kâbus nöbetleri.

Zaman çarkları durmazdı elbet, durmadı. Şimdi dönüp baktığımızda, sözümüzdeki hasarları, yaşantımızdaki ezilmişliği görüyoruz. Bu yönüyle, Son Siren Kuşu benim özel tarihimde keskin bir virajın öncesindeki yol işaretidir. "Yol Boyu Notları" yayımlanmıştı, ama yolculuğum sürüyordu, hâlâ sürüyor; imge notlarla, şiirin dinmez sancılarıyla... Yazan herkesin benimsediği cehennemde. Pozitivizmin yeşil dolara, yeşil doların 'yeşil kuşak yaratma' stratejisine hizmet ettiği ve her şeyi tanrı adına, 'hayır' için gerçekleştirdiği, yani ölümü imalat bandına koyduğu zaman içinde, şiire hiçbir işlev kalmıyordu sanki. Kimsenin şiiri görecek hali yoktu. (Hâlâ yok...) Tam da monetarizm kasırgasının bireye kendi kör kuyusunu keşfettirip uhrevileştirdiği ya da 'mahallenin delisi' gömleğine tutsak ettiği yılların, gölgesi düşüyordu şiirimize.

Bu bağlamda Son Siren Kuşu'nu şiir serüveninin neresine yerleştiriyorsun?

Dönem itibarıyla, karamsarlığa ve bireysel yenilgiler silsilesinin sürdüğü, insanlara globalleşme hapının yutturulmaya hazırlanıldığı, 'duvarın yıkılma ertesi'; herkesin kendi girdabına kapıldığı zaman arifesine rastladı diyebilirim. Arayış yolunda, kapanmaya (imgenin, gözde ve yoğun kullanılan 'araç' kılındığı) yıllara giriliyordu artık. Haliyle, şiirin gücü imge ve söylem lezzeti yoğunlaşmasında değer bulacaktı. Toplumsal kaygılar ikinci plana düştü, birey/şair ve onunu şiir kahramanı da içine döndü. Kapandı. Şiir serüvenimin biraz dibe, derine yönelme, ve kendi içinde ivme kazandığı, hayatın ve 'anlam' denen kavramın, karmaşaya boğulup suretinin matlaştığı yerin eşiğine koyuyorum, diyebilirim gönül rahatlığıyla. Şimdi, 7-8 yıl uzaktan bakarken.

Bu kitabında öteki şiir kitaplarından daha yoğun bir toplumsallık vurgusuyla karşı karşıyayız. Kuşkusuz bu dönemin sonucu olarak görülebilir. En azından ben öyle sanıyorum. Sen nasıl açıklıyorsun?

Zaman, şiirin ruhunda gizlidir. Yaşanan koşullar bir biçimde şiirin içeriğine sinecekti, sindi. Onca iç-dış çelişkinin, çatışmanın ortamında 'karnaval' şiirleri yazılmazdı, yazılamazdı kuşkusuz. Şiirin ortaya çıkışı, yani üretiliş süreci sancılıdır. Toplumsallık vurgusu ön planda gibi görünüyor, doğru, ancak kitlesel aymazlığı, hatta kavram olarak 'aymazlığı' ölümcül bir uyku hali diye gördüm ve söylemeye çalıştım. O yönüyle "siren anları"nın, bir nükleer patlama; nötron veya hidrojen patlaması ardından yaşanmayacağı varsayımını, salt bireysel değil, (toplumsal da değil) ama evrensel bir 'katastrof' olabileceğini vurgulamaya çalıştım, naçizane.

Senin baştan beri yüzü kente dönük hatta kentli bir şiirden yana tavır koyduğunu biliyoruz. Son Siren Kuşu'ndan ise şiirlerindeki kent olgusu müthiş bir eleştiriyi de içinde barındırıyor. Kimi yerde oradaki eleştirellik kentle de sınırlı kalmıyor, koca bir çağı sorgulamaya dönüşüyor.

Sözünü ettiğin 'sorgulama' genel olarak şiirin mayasından gelir.  Ekolojik dünya intiharına dair ilk uyarı, şiirden yükselmiştir, denebilir. Son birkaç yılda bunaltıcı bir elektronik, manyetik kirlenme kasırgası altında hayatımız. Dediğin doğru, çünkü daha ilk kitap Denge/Sizler Adına ve ikincisi Elektronik Yalnızlıklar ile insanlığın gelecekteki temel sorunsalı sayılacak teknolojik/endüstriyel pervasızlığı 'işlemeye' yeltenmiştim, haddimi aşarak. Kent elbette nüfusun homojen (çok katmanlı, çok kültürlü) yoğunlaştığı coğrafi noktalar beldesi. Şer tohumlarının ekildiği beton ve anten tarlası... Tamam, yenilik, teknoloji kolaylığı girdi günlük hayata ama paranın arsızlığı nedeniyle, tahribatı da yüksek olmadı diyemez hiç kimse. İnsan ilişkileri sıfıra
vurdu; hiç kimsenin hiç kimseye söyleyecek lafı kalmadı gitgide. Üstelik, daha radyasyon felâketinin çirkin yüzü, toplu kanser ölümleri baş göstermedi. Zengin batı ülkeleri boşuna mı doğuya ve güneye, yoksulların yaşadığı bölgelere kaydırıyor nükleer santrallarını? İnsanın değeri, kendi hayatlarındaki bir şampanya şişesinin mantarı kadar bile değil.

Yeri gelmişken şunu da sormak istiyorum : sanıyorum Son Siren Kuşu Sivas katliamından sonra yazılan şiirlerden oluşuyor. Sivas miladının şiirlerinde bir sertleşmeye yol açtığını hatta sonraki kitaplarda da bunun belirgin olduğunu söyleyebilir miyiz?

Az önce belirttiğim durumun uzantısı; 'zenginler kulübü' devletleri,  teknik ve sosyal araştırmalara önemli pay ayırıyor bütçelerinden. Toplumları, ulusları, etnik unsurları nasıl bölüp birbirine kırdıracağının da 'bilimsel' yöntemlerini geliştirerek gerçekleştiriyor. Cehaletin, dogmanın kör silah olarak devreye sokulması da söz konusu senaryonun önemli parçası. Ayrıca, devletin bir toplu kıyımı, yangını önleyecek güçten yoksun olduğuna inanmıyorum. Güçlü olanın istemediği hiçbir şey olmaz bu dünyada. Yönetenler, neler olacağının da bilir, nelerin olması gerektiğini de. Sonuçta, olması gerek için zemin hazırlar. Onca resmi ve sivil kolluk görevlisi niçin bordroya imza atıyor sanırsın?

Sivas olayı, sistemin, düşünen ve düşüncesini seslendiren insana, sanatçılara bir 'ders verme' eylemi olarak yarattığı 'oyun'du belki. Gözü dönmüş güruha, kendinden olmayanları yakmakla cenneti güvenceye alacağı ezberletilmiş bir kez... Öyle programlanmıştır ve sistem tüm koşulları hazırlayıp sunmuştur 'harekât' için. Benim zoruma giden, bir kısım 'entelektüel' ve 'liberal' ve de sanatçı insanın, dindar arkadaşlarından Sivas katliamını kınamalarını bekleme saflığı göstererek, 'gaflet ve delalet' (bilinçsizlik) sergilemeleri oldu. Damarında şiir antikoru dolaşan hiç kimsenin bir canlının diri diri  yakılmasına tepkisiz bakması, ('onaylaması' sözcüğünü telâffuz etmek bile ürpertici) beklenemez. Beklenmemeli. Beklenmemeliydi. Bu düşüncelerle, şiirimin, hayatımın etkilenmediğini söyleyemem. Tarih, yakmalarla yakılmaların, yakanlarla yananların ayrıştığı, insanlığın güzel ve çirkin yüzünü gösteren örneklerle dolu.

Sivas miladından sonra şiir yazılırsa, yazılacaksa ancak böyle yazılır dersem bana katılır mısın?

Şiirin sorunu öncelikle şiir olmalı elbet, ama hayattan türediğine göre yaralardan, acılardan izler alması yadırganamaz. Haliyle içinde aşk rüzgârını taşıyan her ürün bir ucuyla Sivas kokar. Kokacaktır.

Gündelik hayatla, ekonomiyle, piyasayla da ilgilisin. Burada da müthiş bir itiraz var?

Gündelik hayatın içinde fokurdayan temel sorunlar öylesine değişmez ki, yüz yıl önceki insan yoksulluğu ile varsıllığı arasındaki çelişki ve çatışma bugün de ayını. Sadece biçim, düzey ve şiddeti değişik ama sorun gündelikmiş gibi görünüyor. Büyük yanılsama bu, dünya ve topluluklar açısından. Yarın, öbür gün de geçim sıkıntısı, aşkı sıkıntısı, ölüm ve sonsuzluk kördüğümü yerini alacak, bireyin kalbinde ve beyninde. O nedenle gündelik sandığımız, yakalayıp dile getirdiğimiz, en derin, en çok yinelenen yaralarıdır zamanın. Taze, sıcak yaralar. Oysa insanın içi hep kanamaktadır, ki kendi bedenini terk edinceye dek sürecektir kesinlikle. İnsan yanıkken duyar en derinden, zamanın zulmünü.

Neden acıyı içen bir şiir Hilmi Haşal?

Şiir kırılmadan, acıdan doğar. Hayatın her aşamasında doğduğu  kaynağı besler ki yeni ürün çıksın ortaya. Ölümü yok saymasa da etkisini aza indirgemeyi, dahası unutturmayı, o bilmekle unutmak arasındaki ince ayarı aratmaktadır. Şiir, yaşamı özümsemeden topaçlaşmaz şairin hançeresinde. Hüznü, mutsuzluğu acı reçete niyetine içecektir. İçer... Ölümüne değin benliğinde taşır acıyı, şair kısmı. Sözcüklerden örülü cehennemin mağdurudur, ki bu kesintisiz 'ölme' haline eşit sayılır. Ölmesini, yani öldüğünü bilendir, şiire tutulmuş kişi.

Bu yüzden mi şimdiyle yarın arasında ölüm dışında hiçbir şey yok?

Ölüm iki zaman arasındaki tek mucize değil. Tıpkı hayat gibi. Ancak başa gelmesi muhtemel en büyük olay. Tıpkı ölüm gibi. Bu gerçeği de kimse yadsımıyor. Şair sadece sözcülüğünü ediyor yaşamın ve ölümün. Şiirse imge kanatlarıyla zamanı okşayan canlı... Ölümleri ve doğumları güzelleştiren gizil güç.

Herkes kendisi için ölür diyen de sensin?..

Elbette. Başkasının yerine yaşayan da yok... "Ateş düştüğü yeri yakar"... Şiir uçtuğu gökyüzü kadar vardır, orada filizlenir, güneşte, ayda, yıldızlarda, bulutlarda. Toprağa, yani hayata indiğini ancak şairler algılar. Yaşamının baş tacı eder şiiri, öyle paylaşır dünya felaketleri arasında; emeği ve yeteneği fırsat verdiği oranda. Televizyon, cep telefonu, bilgisayar vb. güncellik tuzaklarının arasından sağ salim çıkabilmişse eğer.

Yaşadığımız gerçekten zor bir çağ mı, yoksa biz mi öyle görüyoruz?

Yaşadığımız çağ, zor çağ değil sadece; hızlı ve kötü bir çağ sayılır pek çok yönden. İki dünya savaşının, atom bombası, napalm, hardal ve nötron (binayı, eşyayı 'kayıran', sadece canlıları 'yok eden') türü 'akıllı' toplu kıyım silahları denenmiş bir çağ. 1900'lü yıllarca; ses hızından, lazer hızından, ışık hızından nasiplenerek, 2000'li yılların ilk basamaklarına gelinen çağdır, tanıklık ettiğimiz. Eski hastalıkların tedavisi yapılırken, yeni (beterin beteri) hastalıklar peyda olmuş insanlığın başına. Oluyor. Özetle, zorluk hayatın kötülüklerinden dolayı hükmediyor insana.

"söz devre dışı/sayılar gözde artık" dediğine göre şiir yazmanın ve yazdıklarının yayımlamanın anlamı senin için de değişmiş olmalı?

Sözlerden çok sayıların otoritesi altına hayatımız. Son yıllarda daha da kesinleşti bu. Sayılar keskin kılıç gibi kellemizin üzerinde, değil mi? Moda tanımlamayla 'reel hayat' istatistiklere, diyagramlara ve 'atm' kabinlerine yenilmiş vaziyette. Sayılarla şiirin ilişkisi hayattan başlıyor öylelikle. Taa mitolojiye dek uzanıyor. Tarih, güzelliklerin de çirkinliklerin de çetelesini tutmayı pek sevmiş. Bugünse 'post modern' programlama ve iletişim ağı, insanları birbirinden ve kendilerinden sayılarla kopartıyor.

Yanı sıra zamanın ve yaşantının uç (uçuk), açıklanamaz öğelerini, deşip su yüzüne çıkartıyor sanılır, ama değil. Tüm kötülükler gibi sayılarla gizleniyor insanın dramı, toplumun trajedisi. Şiir yazıp yayımlama işi, 'hedonistçe' bir yaklaşım sanılmasın ama öteki ben ile olası okuyucu kişi arasında kurulabilecek köprüyü yıkmamak adına bırakmadığım bir arzu. Artık 'o bir okur'un çoğalması umudumu ve dileğimi daha 'rasyonel' tutmak zorundayım. Yazmak bir tür yaşam biçimi bence de ama yayımlananlar pek çok şeyi sunmuyor, yansıtmıyor kesinlikle.

Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar yanarak bizi uyarırken sen "Son Siren Kuşu"nun ya da sirenlerin uzun çığlıklarıyla bizi uyarmaya çalışıyor gibisin? Galiba toplum olarak duyarsızlığımızı yangınlar da ortadan kaldıramadı?

Durup durup kendime soruyorum; bunca kötülük arasında şiir yazılmış veya yazılmamış, kimin umurunda? Hemen yanıtlıyorum tabi : elbet bir okur vardır, Türkçe seven ve yazdığımı algılamak isteyecek tek bir okur. "Bu şiir yazılmamış olsaydı da ben okumasaydım, ölmezdim ama iyi ki yazılmış da yeni bir tat, yeni bir hüzün, yeni bir renk, yeni bir ses tanıdım" diyecek birisi... "Bu anımı şiirle geçtim, ve hiçbir kötülüğün etkisinde kalmadım" diyecek birisi. Bu varsayımı taşımasa beynimin bir zerreciği, iki saniye dahi elimde tutmazdım kalem denen nesneyi.

Her şeye karşın 'Son Siren Kuşu' düşmeden yaşanacak andır şiir, demek geliyor içimden. Kitap sözünü söyledi, ben sustum neyse ki...

Son Siren Kuşu'ndan sonraki yedi yılda ne/ler değişti? Bunu Kozmik Aşk Suçu'nda, Venüs'le Aşk'ta ve dergilerde yayımlanan şiirlerinde görüyoruz ama şiirlerinin eksik bıraktığı varsa tamamla?

Eksikleri, fazlalıkları okur belirleyecektir diye düşünüyorum. Daha evvel de değindiğimiz gibi değişen pek çok şey oldu, doğallıkla bizleri de etkiledi. Değiştirdi...

Son Siren Kuşu dolayısıyla söz aldık, bütün şiir endişelenmelerine dokunduk. Hayatını şiir bahçesine uğramadan geçireceklere sözümüz yok, ancak yazanlar/okuyanlar muhatap sayılır, beyan edilmişlere. Günümüz şiirini dar geçeklerde tutan evrensel 'kriz' atmosferi incinmiş insan ruhunun özetidir. Dergilerde yayımlanan ürünlerde yarın umudu var mı? Dünya için vaat, hayat için amaç nerde? Şiir, yeniden yalın romantik/lirik evreye geçecektir ilerideki yıllara... İnsan özü, canlıya düşman bunca endüstriyel kötülüğü kaldır(a)mayacaktır. Zaman o siyah bungunluğu daha uzun süre taşıyamayacak. Modern yaşam, internet gezegeni, farklı seçenekler yaratmayacak, belki kaosu derinleştirecek ama şiir, kendi özel yerini, daha da rafine ederek koruyacaktır diyorum, gençlerin yazdığı şiire bakarak.

Ne dersin, herkesi kekeme bir son mu bekliyor?

Kekemelik hali, (şiirde kullanılan metafor haricinde) biliyoruz ki; "1. Damak sesleriyle başlayan sözcükleri birdenbire söyleyemeyip ilk seslerini yineleyerek arkasını güçlükle söylemek. 2. Mecazi anlamda - Ne söyleyeceğini bilemeyip sözcükleri birbirine karıştırmaktır." (Resimli Türkçe Sözlük, s. 325, TDK yayını, Ankara 1977) Şimdi, bile isteye, hiç kekelemeden 'son' kabullenecek kaç kişi çıkar yeryüzünde. Önce şairler dense... Hayatı hasar görmüş insanoğlu adına söyleyecek söz bitmediği için, birbirine karışmamış anlamlar peşinde uzun yollar yürünecektir desek, haksız mı çıkarız? Sanırım çıkmayız. Sözcüklerimizi sektirerek de olsa paylaşmaya açmışız bir kez.

Şairlerin hepsi yazdığı şiirden daha fazla mı kekemedir?

Bunu, bir genelleme içinde açmak yanlış olur kesinlikle. Şair de şiir de yaşamın tüm getirip götürdüklerine tabidir. Doğa ve varolan koşullarla düşlenen koşullar, sözcüklerin kılcal damarlara girip dolaşmasıyla zamana nüksetmeye başlar. Şiirin yuvası oradadır. Yaşarken etkilenmemek olası mı? Şiir, koşulların, ilişkilerin aynasıdır. Ölümü sırrında gizler. Şiir sözcüklere can verir; ama susarak, ama kekeleyerek yankı yaratır. Şairler aynanın önünden kaçmayan, aynadan korkmayan insanlardır. O nedenle sırrın ağırlığına katlanmaya ahdetmişlerdir. Yazılan şiir yürekteki çilehanenin kor izleridir sonuçta. Ötesi neyse ne... kül bilinmezliği belki.

"hiçliğin adresini fısılda"...

Hiçlik duygusu bireyin en sık saplandığı çamurdur, o doğru, zira insan olmanın, kalmanın zor, direnmenin mantıklı ama acı verdiği çağda; boşluk düşüncesi kurtarıyor bazen bireyi. Anlam nerede sorusuna yanıt bulunamazken, şiirin tetikleyici gücü olacaktır elbet hiçliğin adresi. Hoyratça birbirini telef etmeye değer mi bu dünya? İnsan olmaya gayret ederken sık sık yoklanması gereken bir durum, insanın kendisinde.

Ama, "bu ömür bana çok" diyen de sensin; neden çok Hilmi Haşal?

İnsanın yaşı ilerledikçe yüzleştiği gerçek söyletiyor bunları. Nice olağanüstü güzel insanımız göçüp giderken, kalıyor olmak zül değil mi? Ölen iyi seçim yaptığını bilmez, ama bir şeyler başarıp, 'hoş bir seda' bırakıp gitmişse eğer, kurtulmuş sayılır. Ölüm ölüme tanıklık edenler içindir, demekte ne sakınca var? Kendi ölümünü paylaşmış canlı yok doğada. En sona kalan en çok ölüm yaşıyor, tanıyor. Acınası durum...

Yaşadığımız için utanmalı mıyız?

Hayır hayır, utanmaktan daha ağır bir durum, sorumluluğu iyiliğe tahvil edememektir. Dehşetli iç hesaplaşma anları, neden karamsar kılıyor kişiyi, diye aramaya kalkışınca dökülüyor ortaya, yaşamakta ısrar edişin işkence seansları. Şiir adına daha iyimser, daha gülümser sözcükler aramak, mutluluk varsayımları gütmek bile acı verir sonuçta, sorumlu insana. Sorumluluk, bu dünyanın sorunluluğunu benimsemektir. Ben benimseyenlerden olduğumu sanıyorum. O nedenle sadece ölümden yana bencillik etmeyi kafaya takmış durumdayım; 'kesintisiz bir intiharı deniyorum'. Acıları azar azar alkolde öldürerek. Evet, bendeki sancıların ölümü ve yeniden dirilişi, yaşadığımın, hâlâ burada bulunduğumun kanıtıdır. Eh, hal böyle olunca, liman da şiir, açıklar da, yolculuğa çıkmışlar için.

Sonuna kadar şiir yazmak dışında başka şansın var mı?

Varoluşunu, başkalarının anlamsız, (tercümesi; gelirsiz, demeye geliyor) zırvalama, diye gördüğü, sözcüklerle cebelleşmeye borçlu birisi için, şiir hem yitiş hem kurtuluştur. O nedenle hep has şiiri, yazmadığımız / yazamadığımız o büyük şiirin tutsağı olarak kalacağız bu dünyada. Bütün yazmaya kalkışmışlar adına çoğul dil kullanıyorum. Zira, "En güzel şiir henüz yazılmamış olandır"

Eklemek istediklerin?

Söylenecek söz bitmez bu dünyada. İki bin yıldır bitmediği gibi. Çünkü her acı yeni acılara öncülük ediyor doğada. Acı var oldukça da ilaç aranacak; sözle, sesle, yazıyla, kokuyla, dokunuşla... Sanal tanrı, koklama, dokunma duyularının yerine hiçbir işlevsel 'chips' (yonga) koyamayacaktır. Bir sözcük var hoşuma giden; Arapça kökenli "lemis" - dokunarak duyma anlamına geliyormuş. Ona dayanarak diyorum : İki şey sanal dolaşıma tabi tutulamayacak; aşk ve şiir. İkisinin de haz sunumu beş duyuyu ve ötesini, tüm tensel-tinsel benliği hayata katmasını ister insanoğlundan. 'Lemis' insana özgüdür, metale, plastiğe vb. doğaya yapay gelmiş ürünlere - sunumlara değil. Şiirsiz hiçbir şeyin, hiçbir anın tadı olmayacak. Zaman öğüttüğü güzellikleri yeniden hayatın üzerine savurur çünkü. Önünde sonunda yararlanan, paylaşıp çoğaltan bulunur; 'okur' denen, şimdinin 'istisna', yarının dinozor insanı.

 Teşekkür ederim.

 
Şiir Seddinde Kronos
 (2004)
Yaralı Gümüş
 (2004)
Yanık Söz
 (2002)
Dağınık Düş Sepetleri
 (2001)
Son Siren Kuşu
(2000)
© 2003 www.HilmiHasal.com. Tüm hakları saklıdır. Powered By: Eray ÖZALEVLİ