Tarih,
Hayal Ülkesinin Keşfi ile başlayacaktı belki... Öyle
gösteriyordu gün doruğu. Öyle gösteriyordu korlu güneş
günleri, dolunay geceleri... Mevsimler belleğimizdeki sim
zincirlemesiydi. Zincirin halkalarıysa sancılı elbet! Şiirin
doğu-güney hattının havzalarını arşınlayan dil, şaşkınlıkla
bezeli kelimelerden örülü bir yarım dairede, yay olup
katılıyordu divanımıza ve “melankolik bir kâşif” macerasını,
sihirli lambasından akıtıyordu. Okuma bahtımıza sayacağımız
dizeler, gönül denizimizi köpürtüyordu. Kıblenin, Poyrazın,
Lodosun diliydi gerçekte işleyen; Yıldızkarayeli ve
Keşişlemeyi düşündüren... Çünkü, notu düşülüp noktası
konmuştu, Söyle Gölgen de Gitsin dendiği an. Söz
namludan çıkarcasına çıkmıştı. Öyleyse; kara kıtaları da
deryaları da 'kıraat' etmeye kalkışmalı insan, diye düşünmekte
beis aranmazdı. Ömrünün yetmeyeceğini bile bile kalkışmalı.
Zira, gezgine bezginlik yakışmazdı. Hele kitap üzerinde kat
edilen yollarda şikâyet, hiç mi hiç yararlı olmaz. Hayatı
kutsayan tavrın namı ve şanı için; Kılıç İpekte Sınanır
* diye. Ön Asya’dan gerisingeriye, güneşin daha erken doğduğu
Orta Asya’ya değin. Kısacık ömrün kısacık yolculuğunu şiirle
öğrenip özümsemek adına.
Kelâmın
Asya meşreplisi ile damıtılmış, gizemli zamanları sezdiren
söylemdir ürpertici gelen, Hayal Ülkesinin Keşfi’nde.
Bunca dünya densizliğine, hamlığına amenna çekip kendine
kapanan insanoğlu, zorba zamanın efendisi olamayıp
yenilecekti sonunda. Yenildi. Yenilgiyi ise ancak çıplak ve
içten şiir dile getirirdi; “Ah Barbar Kalbim” serzenişiyle ve
ciddiyetiyle :
“Yoo,
hissemi isterim. Hakkımı yersen kaderime küserim. Entelektüel
geçmişimin üzerine sünger çekerim. İntiharların en aşağılığını
denerim. Divitle karnımı deşerim. Çakıltaşlarıyla bileklerimi
keserim. Baktım olmuyor alışkanlıklarımı ve arkadaşlarımı
değiştiririm” (s. 206.)
Anlaşma
aracı sayılan söz, hâlâ sırından çıkamamıştır, şiir açısından.
Ölümden önceki haz şöleni veya sonsuz hicrandır, hayattaki
kullanımına göre. O bağlamda şiir, söz'ün işkence külhanından
alınmış hali sayılabilir. Bilgiyse, körüğün önündeki közden
kaldırılıp örsün üzerine, çekicin biçim veren 'şefkatine'
uğramış us... Bu, tavdaki duyuş ve düşünüşün örtüştüğü nokta,
şiir odağıdır; ki yazanla okuyanı buluşturur en sonunda.
Söylemin kıvam tuttuğu nokta... Yaşamla ölümün kozlarını
paylaştığı; “Öl Dedim Hüseyin’in S Harfine”deki algı
havzasında; “Cehenneme kar yağıyordu (...) Ter
içinde uyandığımda ibibikler ötüyordu/dünyada yine sabah
oluyordu” (.s. 167) dizelerindedir.
Doğuyu,
'step'i ve sonsuzluğunu, Rusça’daki durağan haliyle almış,
‘S’sini Hüseyin’in “S”siyle örtüştürmüş. Terli atlasın yüzünde
şiire dönüştürülen o sesten öğrenilecekti, Hayal Ülkesinin
Keşfi. Bir hayal-hayat ki, Türklerin yurtsuzluktan
(göçebelikten) yurda, yerleşikliğe geçişini taşımıştır
sağrısında. Zaman ve mekân kavramlarının coğrafyasını keşiften
gelen, tarihi 'şimdi' kılmaya yeltenen Şaman; günümüz şiirinde
müstesna yer edinmiş gezgin diliyle. Tarihi, tozlu zaman
katmanlarına girip silkelemekle talihe dönüştürmüş “Siu”
Hüseyin : şiire...
Hüseyin
Ferhad' ın şiiri üzerine konuşmak (yazmak da tabi) çetin ama
zevkli bir iştir. Yorar insanı. Çünkü Asya'nın kitabı üzerine
yumulmuş, “şüpheler bilgesi” - şair, yaşamı yılanların
refleksiyle tespit ediyor. Duyumsanan An'ı, ani, keskin
hamlelerden damıtıp kutsamaya kalkışmış bedeviyi yorumlamak,
kolay olur mu hiç? Olmaz. Çin Seddi’nden Akdeniz’e uğramadığı
koy, sırt, bayır, bozkır, yayla yok gibi (Bu satırların
yazarı, emekliliği çoktan gelip geçmiş profesyonel harita
emekçisi bile, Asya’nın fiziki ve siyasi atlasına bakmadan
cesaret edemiyor, Hüseyin Ferhad’ın divanında zikredilen
yerleri gözünde canlandırmaya.) Hangi sözcük varır, Nil’i,
Munzur’u, İli’yi, Fırat'ı, Dicle'yi, Zap'ı uslandıran tanrının
huzuruna? Hangi devinim coşturur o totem tanığı, zamanı da
ırmakları da akıtmış, akıtırken dinlemiş stepliyi? Asya
rüzgârı, aşk ve şevk ezgileriyle toprağı emzirirken, insanlığa
yazgı olmuş suları, bir şamandan başka kim anlatabilir?
Şair sılasız
kişidir. Yeri yurdu belirsiz, dahası, yeri yurdu, imge dilini
emanet ettiği dünyası, en büyük gurbettir. Bu gezegende şairin
adresi tek : tarifsiz yalnızlığıdır. Esini de, perisi de,
meleği de, şeytanı da oradadır; doğada, naçiz bedenindeki 'ins'
katında. Hüseyin Ferhad'ın şiirini okuyan, önce gizemli bir
'yok' kişilikle tanışacaktır. Soyut bir kimlik;
kavmi/kabilesi, dünyaya, insanlığa doğudan katılmış, hayali
bir göç kişisiyle... (Hangimiz göçmen değil ki diyesi geliyor
insanın.) Atalarını, toprağını arayan şiir kişisinin sesine
kulak verince:
“Eğildim
kulağımı dayadım yere
toprağı dinledim: Nal sesleri açık seçik duyuluyordu
atalarım beni ziyarete geliyordu
ruhları tekrar ete ve kemiğe bürünüyordu”
(s. 191)
İzlek; gözlemden
söyleme geçişi, yani yaşanmışlığı taşıyor. Araştırılmış tarih
sayfalarına dayandırılıyor. Bir ömür sürecek merak
yolculuğunun tek kılavuzu şiirin ta özüdür. Olaylar ya vardır
ya da yoktur, tartışılamaz. Belirsizliğe dair sorular şiirin
kurgu gücünü gösterir. Söz konusu 'öz'e yürek verip, kulak
verip, heves ve gönül düşürürse fanatik şiir okur, ancak
erişebilir kelimenin ipucu kaynağına. Yaşamanın içerdiği
şiddete, zamanın kanlı kılıcına. Ki orada, mistik değerler
çeşnisi yuva tutmuştur, imgenin dolaştığı, döne-dolaşa vardığı
bozkırlarda. Hüseyin Ferhad şiirinin lirizm rüzgârının doğduğu
'step'te... Günümüze dek gelen şaman ruhunun gizlendiği
stepte.
Asya eteklerinden
itibaren akan zaman ve kanlı nehirler eksik değil, metafor
uzamında. Hüseyin Ferhad'ın kurgu katmanını oluştururken
geçtiği 'İpek Yolu' öylesine zengindir ki, doğu masallarını
şiirleştirdiğini düşündürür ilkin. Kısmen doğrudur bu. Dilin
sürüklendiği muamma gayyasına değin, çölleri, bozkırları,
kımızını ve şarabını, fırtınasını kayıran, ırmakları mahzun
okyanusa döktüren imgeler hep ön plandadır. Bozkırda, “yeniden
doğmanın diğer adıdır ölüm”. İşte o inançla "Kurt Şöleni"
mevsimlerini yakalamıştır düşlem objektifiyle :
“Süt isterim
Azrail’den, zehir verir.
Süt gibi dağılır memelerime zehir.
Zehir beni öldürmez,
zira step kurtları zehirle beslenir” (s. 244)
Cinlerle,
perilerle dansının adını koyamaz hiç kimse. Dilin mistik
kavramlarla coştuğunu, uçtuğunu (haşhaşa uğradığını) da
yadsıyamaz... Dizelerdeki müziği, step ılımanlığını algılamak
adeta mucizedir okuyana. Muştudur. Çünkü sonsuzluk, hâlâ
meçhuldür okuma yolculuğunu sürdürene : Zaman sadece stepe ait
değil, iksiri şimdi'ye, bura'ya değmektedir şiir sayesinde.
Günümüzden
yirmi küsur yıl geriye gidildiğinde, şiirimizin şimdiki ilginç
imzalarının ya tomurcuklandığı ya da filizlendiği evreye
varılacaktır. Ülke gündemine çöreklenmiş siyasal terör ve
karmaşa dönemine. Ki orda, silahların ve işkencenin
bezirgânlığı altında inlemektedir ülke gündemi... Şiir ile
hayatın direncine katkıda bulunan gençlerdi, söz konusu
evrenin siluetleri. İki elin parmakları kadardırlar sayıca.
Bugün, Türk şiirinin değerli imzalarından sayılan kişilerin
yer aldığı ve o dönem kümelenmesinde poetik tavrını - sesini
belirginleştirip olgunlaştırmışlardan birisi de Hüseyin
Ferhad’dır kuşkusuz. Vurgulamakta yarar var, bu bağlamda daha
sonra söylenecekleri perçinlemek adına.
Edebiyat
tarihi ve sosyolojisi bakımından öyle ilginç kültürel birikim
sınavıymış ki, şiirimizin 80’li yılları bugün bile meyvelerini
vermektedir. Yaşanan hengâmede, estetik - politik bilincini
aşılamış fidanlar, şiirin, sanatın şövalyesi sayılmaz mı?
Hayatın dar sokaklarından, çıkmazlardan, izbe bodrum kat
odalarından 'kent olma' sancısını yaşata/yaşaya rüştüne
yürümüştür başkent. Kaos; bireyin ve toplumun, karbon gazı
yokluk ve terörle süregelen ölüm korkusudur. Söz konusu korku
zehirlenmesiyle yaratılan, uyuklatma, uyutma provalarına tepki
biçiminde, panzehir oluştururken zenginleşmiştir şiir. İşte,
acıyla hayatın ikiz kardeş bellendiği yıllar sonrasında,
şiirin nabzını hiç bırakmayanlardandır, Kılıç İpekte
Sınanır diyen, 'eski yol' ve 'eski zaman' meddahı; “Güneş
İşaret Parmağımın Ardından Doğar” iddiasında ısrarlı şair.
Şiiriyle tarihin çile kapılarını aralayıp aşarken, tetikte
kalmış ve çokça susmuş mistik Avrasyalı.
Hüseyin
Ferhad'ın yanlarında/aralarında bulunduğu ve o dönemin genç
şairleri olarak anılması gereken isimleri burada saymıyorum.
Şiirimizin yakın tarihi onlarsız düşünülemez. Sıralamada
haksızlık etmemek için 'sayıya' vurmamak elzemdir. Her biri
çok sevdiğim, kuşkusuz Türkiye'deki şiir tutkunlarının da
sevdiğine inandığım isimler.)
Kılıç
İpekte Sınanır
dolayısıyla düşünürken, küçük bir ayrıntı pasajına alayım
istedim; Hüseyin Ferhad'ın Ankara'dan Çukurova'ya, poetik
pişme hazinesini (şiirsel azık heybesini, ya da tasarım
sepetini) doldurmuş olarak indiğini... Yıllardır Adana'da;
Kilikia’nın (Çukurova) ortasında, deyim yerindeyse “Cennet
nehirleri”i, Saros (Seyhan) ile Pyramos (Ceyhan) sularının
cömertliğini emen topraklarda, suskunlukla peteğini
dinlendiriyor sanılır. Hayır, ‘kavara’ değil, kapalı, gizemli
yalnızlık otağında boş değildir peteği. Yıllara üretkenlikle
direnmiştir. Ama şaşaasız, şatafatsız... Şiiri seçtikten
gayrı, bütün öteki yaşamsal gereksinmelerini Hayal
Ülkesinin Keşfi’ne ve Hazer İçin Birkaç Sarı Gül
dermeye ve;
“Belki de zehir
mine’l aşk’ta değil
alınmadan gidilen
memnu bir hevestedir”
(s. 283)
inancına
göre uyarlamış sanki. Söylemekte beis görülmez umarım : Şiiri
gibi yaşamı da 'merak' kışkırtıcı sayılır. Bir dönemden beriye
gölge düşürebilmiş, şiiriyle mağrur, gizli gezgin,
gerektiğinde; "Artık Gelmem Otağınıza" diyebilmekle... Tarihin
haksızlığına karşı! (Başkent Otağını hangi gerekçeyle terk
etti, kendisinin açacağı bir soru(n)dur kuşkusuz.)
Uzak
Asya’yı olduğu kadar, Toroslar’ın güneyini, Çukurova’yı
anlamakla eşdeğerdedir Hüseyin Ferhad'ın şiirini anlamak.
Belki de bütün 'kent' adıllı yerleri bırakmayı zorunlu
kılmakta, şiire ulaşmak, kimbilir? O meyanda; doğulan, hayatla
cebelleşilen, yara alınan ve ölünecek tüm yer'leri
benimsenmektedir elbette. Hayalindeki, 'sınır tanımaz'
kişiliğe bürünüp baktığı coğrafya; "düştüm yine dikenli
yollara" dedikten sonraki Hüseyin Ferhad’la hasbıhal için
Kılıç İpekte Sınanır vesiledir. Şiirin de şairin de
çağrışım pınarı tükenmez hasbıhallerle... Bu yüzden, huzur ve
minnetle sürdürüyorum sokulmayı Hazer İçin Birkaç Sarı Gül’e.
Yolculuğu
yolculuğumuzdur, dizelerin arasına süreceğimiz algı
meleğimizle yoldaşlık ederiz. Hüseyin Ferhad'ın lirikası,
mistik öğeler ağırlıklı. Şiir dili de coğrafyadan ve tarihten
sızan buğuyla beslenmiş adeta... Işığa açık, haliyle; Türkmen,
Özbek, Acem, Azeri, Arap vb. kaynaklı sözcükleri dizelerde
harmanlayıp, çarpıcı biçimde anlatıyı doyuruyor. Öylece hem
Asya hikâyesini daha destansı söylemle tatlandırıyor, hem de
kurgu, tarihsel yolculuk, ilginç kılınıyor okur nezdinde.
Manas Destanı ile Oğuz Kağan Destanı ve Dede
Korkut Hikâyeleri’ni örtüştüren nakış kıvamı, kıl
çadır sıcağındaki biçemle, içerikle modernliğe uyarlanıyor.
Zaman
tünelinde yolculuk ederken, yer yer bugünden uzak düşmüyor mu
peki şairin kurgusu, 'öteki'nin, şiir kişisinin silueti?
Dolaştığı
toprakların enlemi-boylamı birbirine dolaşmıyor mu, bunca
zaman kesişmelerinde?
Israrla ve
titizlikle gittiği güneş istikameti, batıya sırtını, kuzeye
sol omzunu dönmüş gibi duran ret tavrı sayılmaz mı?
Asya'cılık;
Türkistan'dan Ortadoğu ve Arap Yarımadasına uzanarak da ‘ilk
kelâm’dan izleği kapsayan tarihsellik ve bölgesellik, örneğin
:
“Turan
fikri gözlerimi kamaştırır
ne tarafa gideyim söyle
Arabistan ki arz dairemin haricindedir
kime secde edeyim, söyle (s.
256)
kavim ve
ırk gözetme 'suçlamasıyla' karşı karşıya bırakmaz mı şairi?
Ferhad’ın
dizeleri kuşkusuz estetik renk, ritmik tını ve bütündeki yeri
ile zenginlik katıyor bütüne. Tepki seziliyor; “Artık Gelmem
Otağınıza”da yuvalanmış kıta’larda. Edebiyatta, özellikle
şiirde önemli bir risk değil mi Bozkurt topraklarında bunca
hayali/havai seyyahlık? Otağ ve step, kımız ve kılıç ve dişi
kurt?
Hüseyin
Ferhad'ın bütün şiirlerini okumadan önyargıda bulunacakları
ayrı tutup, yukarıdaki sorulara sağduyu ile “evet” yanıtını
verecek kişi çıkacağını sanmam. Şiirin yaşamsal kaynağını,
özeğini, mayasını, suyunu, doğuş yolunu/güzergâhını,
ilkesini, yöntemini ve çilesini kavramış okur, anlayacaktır
bu tümcedeki kaygıyı. Ayrıca, Kitap- lık dergisinin,
41. (Mayıs-Haziran 2000) sayısında yer alan, Birhan Keskin'in
şairle yaptığı söyleşideki yanıtlar çok şey söylüyor bu
konuda. Tadımlık babından şu kadarını alıntılamak isterim : "Şiir
metafordur. Eğretileme, 'yerine koyma'. Bir işaret, bir
çağrışımlar yumağı oluşturma. Nesne ve kavramlara başka
anlamlar, tanımlar yükleme. Olayları, doğayı, insanları ve
hedef kitleyi, 'tinsel evren' denilen kurmaca bir dünyada,
atmosferde yaratma edimi. Çeşitli sözcüklerin anlam
özelliklerini bir sözcükte birleştirme, o sözcüğün yerine
kullanma sanatı, bir söz sanatı." Söz'ün şiir kılınması
üzerine bu çok kesin/keskin görüşlere katılıp katılmamak ayrı
ama düşünmekte yarar var. O nedenle, söyleşinin okunmasını
salık vermemek haksızlık olur, Kılıç İpekte Sınanır'ı
ve şairini daha yakından tanımak isteyeceklere.
Şiirin
lirik ırmağına bir kez tin değdirmiş okur özümseyecektir;
"Dilan ki dişi bir papağan
gibi kusursuz taklit eder Munzur lisanını,
ne zaman rüyasına yatsam
kalbime doğrultur silahını.
Yıldızlarımız küs kalsın, ko
aşk cinleri öcünü alsın"
(s. 264)
dizelerini. Öyle ya, şairin zaman gezginliğine sual olunur mu
hiç? Hayat sürdükçe gezginlik bitmez... Şiir, çölün ve suyun
anlamını kavramıştır bir kez. Dünya ile paylaşılan böylesi
zaman tüneli, imgelerin hazzıyla da okuyanı hoşnut edecektir
nasılsa.
Atalarının ayak izlerini şiirsel dille bugüne taşındığını
görmemek, algılamamak olur mu? Coğrafyanın ve tarihin giz-ağı
altından çıkar(t)ılma madendir imge. Dilin gayretinden doğan
eylem-edim-edinim... Ki güncelliğe değinen, dokunan/dokunduran
izlekler az değil Ferhad’ın şiirinde. Gelinen zamanın akla
ziyan değersizlikleri, hayata meze edilen, hayatı salaş
dünyaya hapseden, kir ve çirkefe (dejenerasyon figürüne)
dönüştürülen manzumesi görmezden gelinemiyor. Tarihin töre ve
şiddet saltanatı ortamında bile, insancıl öğeler; aşk, tutku,
sadakat, ihanet, adalet, toplumun ve bireyin tutarlılık
katıdır, yaşamla özdeştir. Çağımızda, yeni 'milenium'
eşiğinde, bilgilenmenin, ünlenmenin (popülizmin) tozu dumanı
arasında, atalarının nal seslerini ezgiye dönüştüren şaman
şair 'meraklı, minnettar' okurun muhatabıdır. Ortak lehçeyle
dersek; 'rafine', 'süzme', 'saf' şiirdir, bu minvalde
paylaşılacak.
Hazer
İçin Birkaç Sarı Gül,
Hüseyin Ferhad şiirinin biraz daha güneybatı istikametine
dayandığının ipuçlarını veriyor. Asya’nın ayak ucuna, yeniden
Akdeniz'e yakın bölgeye. “Meydan Okumanın Tarihi”ne
vardırıyorken sözü :
Geçtik kağşamış asma köprülerden
muhkem ve mutena köle pazarlarından
o rehin hayattan
kalbimiz ümide ve adalete teşne
Bir tarafta biz, bir tarafta Azrail
Ulan-Bator, İli, Zerafşan, Erdebil...”
(s. 315)
Şiirinin
özgünlük huzmeleri, sözün benzersiz ses ve ritim adımlarıyla
steplerden şehirlere ulanan yolun güzergâhıdır. Salt o değil,
şiir kişisinin bireysel kıskaçları, teknolojik - ekolojik –
sosyolojik kısa devreleri, kazaları, toplumsal potanın dışında
bırakılmıyor. Şiirin bütününe yansıyan, Şamanca direnç
tutamaklarıdır. Öğrenmeye değer. O nedenle, tanrı, yer ile gök
arasındaki bireye algı dünyası kadar görünür. Yokluk da varlık
da doğadan mucizevi güç ve nektar alır, ve hayata sunar. Bu
öyle mucizevi bir alışveriştir ki ancak sözde/sözle
kutsallığının anlamını 'teyit' eder, bulur. İşte şiirin
fışkırdığı kaynak, diyebilir miyiz? Deriz, gönül rahatlığıyla.
Hüseyin
Ferhad, Gök Tanrı'nın (dirimin) kozmik varlığını şiir ödülünde
görüyor ki, Erlik Han’ın (ölümün) tecelli etmeden evvel doğayı
musibetleriyle cezalandırdığını, destanlardan naklediyor.
Şiirin evrenselliği, doğaüstülüğü soyutluğun, o tuhaf
kozmosu, yaratmanın/yansıtmanın oluşuyla gerçekleşir yapıtta.
Yeniden yaratmayla, ortak 'insan' diline dönüşür. Düşüncesi
bile şiirin görkemini işaret eder. Bu da zamanın tümüyle şiire
ait olacağını, öyle tasarımladığını onaylar. İnternet
zamanında, antik, arkaik, otantik, kılcal ayrıntılarla
damıtılmış, şiirsel söylemi açımlamaya yarar bir de...
Pekiştirilmiş söz yerine/gediğine oturduysa hoş sözdür, şaman
şair indinde. Şaman ki, yalnızlık (tanrısallık) hallerini ve
düşlemlerini ustalıkla gizlemesini bilendir. Sonuçta, an’ı
özümsemeyi başaran ve öznelliğiyle kendinde olan/kalan
kendidir. Mezopotamyalı, Hattuşaşlı, Likyalı, Frigyalı,
Persli, Iraklı, İranlı, Suriyeli; tarih dolu bellekle,
Binbir Gece Masalları (Elf Leyle ve Leyle) aracılığıyla
insanlığa armağan edilmiş pek çok yerleşimi, ve de İpek
Yolu güzergâhındaki toprakları dolaşıyor Hüseyin Ferhad’ın
şiir kahramanı.
Kılıç
İpekte Sınanır
buraya dek anlaşılmaya/yorumlanmaya çalışılan kimliğin
yapıtıdır; Toplu Şiirler, kapağı altında... Ne var ki Hazer
İçin Birkaç Sarı Gül ilk kez yayımlanan bir kitap.
Hacmiyle ve içeriğiyle Toplu Şiirler havuzuna katılmış.
Bütünlük itibariyle tamam, iğreti değil... Ama keşke ayrı bir
kitap olarak çıksaydı önce, ve 'müstakil' bir varlık - betik
şeklinde göz kırpsaydı, Hazer'den bu yana. Şiir dünyasına...
Elbette, bu sitemimi saklı tutarak okudum Hazer İçin Birkaç
Sarı Gül'ü. Belki tematik bir kitap olması, belki işinin
ehli bir yayınevinden çıkması uğruna, belki de (toplu ya da
tek) şiir kitaplarının pek talep görmediği gerçeğinden
hareketle kenetlendirildi, Toplu Şiirler cildine. Olsun!
Asl’olan müellifin tercihidir. Naçizane, ‘müzmin şiir okuru’
olarak yorumumu yazıya ekleyeyim dedim. Zira bu saklı sitemi
sözlü olarak iletmiş bulunuyorum Hüseyin Ferhad'a. Yani şairin
malumudur meramım...
Tarihten
indirme (indirgeme) ve tarihe, destanlara gönderme, kaynaktan
yararlanma ustalığı, Hüseyin Ferhad şiirinin başat özelliğidir
dense yanlış olmaz Sadece "Dişi Totemler, I-IX" okumak bile
yeter, bu soruyu olumlu yanıtlamaya. Bütün duygusal ve
düşünsel hallerin, estetik, sanatsal öğelerle, yani ritim ve
ses değerleriyle ifade edildiğine kanıttır lirizmi.
Eyvanda
ay aydınlığında
yârim Kur’an okurdu
Ebu Cehl’i benimle eşler
kalbime mim parmağıyla dokunurdu
Eyvanda ay aydınlığında
yârim işveyle soyunurdu
iki bacağının arasında
gri kelebekler uçuşurdu
Eyvanda ay aydınlığında
yârim çıplak uyurdu
Umay’a nispet yaptığını düşünür
avunurdu(s.
267)
Okur, Asya
önlerinde, atlası dizlerine serili bir derviş 'tasavvur'
edecektir, Hazer İçin Birkaç Sarı Gül'ü süzerken.
Kuşkusuz öteki kitaplarda da en etkin izlek, tarih kişileri,
ata toprakları ve mesellerdir, ama artık bir Hüseyin Ferhad
patenti taşıyan biçem, burada daha olgun düzeye erişiyor.
Güneye doğru viraj yaparak inen şiirsel yol, güneydoğu
sınırlarımıza yaklaşıyor gibi. Şimdilerde terinin tuzuna
bulaştırdığı 'Arap Şiirleri'nin eşiğine... Eşleği (Ekvatoru)
açıktan geçip, Bağdat ile Şam'ı ziyaret edip yeniden Akdeniz’e
ayak basacakmışçasına; "Akdeniz'in Sıfır Noktası"na...
Dahası, bu gerçekleşmişti bir kez; Söyle Gölgen de Gitsin
ile. Şiirinin mürekkebine katılmış defne ve palmiye, zakkum ve
okaliptüs suyu ile kutsanmış Akdeniz'li söyleminde.
Şimdi, bu
aşamada denebilir ki, okurun önüne serip üzerine eğildiği Asya
haritası, bir kez daha gözden geçirilmeyi bekliyor. Zira aynı
yerleri iki kez ziyarete ömür yetmez. Gitgide azalıyor
yarınlar : Kalan yol da, ömür de ne ki? ‘Kâfi gelmez’ zaman,
iki kez tatmaya hiçbir şeyi. Şiire berat gerekmez biliyoruz,
ancak, “İpek Yolu'nun şairi” diye anılmayı ya da şiirimizin
Marko Polo'su sanını hak ediyor bence Hüseyin Ferhad.
Şiirimizi bunca eski ama öz kaynaklardan motiflerle; özel ad
ve olguyla, meselle ve çağrışımı derin sözcükle
zenginleştirdiği için. Çağlar öncesinin değerlerini, günümüz 'postmodern'
sorunlarıyla içselleştirip sunduğu için. Her türden
yozlaşmanın, tüketmenin, kirletmenin ve vurdumduymazlığın
zehirli etkisini, bilinçli bireydeki o sıkıntıyı ve hüznü
tarihsel göndermelerle örttüğü için. Türkçe şiir söylemleri
arasında, kendine has içerik ve biçem (ses, ritim, melodi)
tutturduğu için. Şiir iklimini doğu ve güney yönlerinden esmiş
step ve çöl imgeleriyle bezeyen ilk ve tek olduğu için. Dili
steplerden kımız, afyon ve ekmek taşıdığı için. Sözün büyülü
sofrasını tanıttığı için :
“Sofrayı bahçeye kur, Li
aşağıya, nehir kenarına
şöyle karşıma otur
güneş battıktan sonra
(s. 260)
dizeleriyle, kadını, cinselliği ve doğayı bir arada
taçlandırıyor. Çin’den yaşamsal değer esintileri getirip
bugüne serpiyor. Poetikanın ‘zaman ve mekân ötesi’liğini
kanıtlıyor.
Kentler,
obalar, nehirler ve dağlar geçtikçe, Hayal Ülkesinin Keşfi'ne
daha bir hırsla sarılmış, söylemini bir 'yok ülke' ütopyası
ile doyurup dinlendirmiş şair. Şiirimizdeki Şamanlığı tescilli
şair artık O. Tescilli Asyalı. Coğrafyaya ve tarihe yasladığı
şiir, sıradağlar oluşturarak yankılanıyor, modern zaman
okurunun belleğinde. Hayatının kitabı, hayatının yazısı, şiiri
uğruna yaşanmış, ve yaşanmakta olan bir ömrü anlamak basit iş
değildir. Hüseyin Ferhad şiir varlıklarımızı zenginleştiren,
mistik-arkaik öğeleri, duyarlıkları güncelleştiren bir şair.
Kılıç İpekte Sınanır'da algılanacak, anlanacak ve
anlatılacak öyle çok zaman, olay ve insan var ki, bir deryadır
divanı. Kıraate ömür yetmez, biliyorum ama en iyisi dönüp
yeniden ve yeniden okumaktır diyorum.
Elinden
tef'in düşmesin, (ki ona -davul niyetine- tüngür, tokmağına da
arban denir), gönlünden Kam'lığın eksik olmasın kardeş,
diyerek, Hüsyin Ferhad’ın Hazer İçin Birkaç Sarı Gül’ünden
alıntılamadan geçemeyeceğim bir şiirini naklettikten sonra
bağlayayım sözü; sayfa 307’den :
“Kanatlı
Yılan, V”
Onu
sesinden bildim, Aşk’tı
Ayak
tıpırtılarını aynaya tuttum
belleğimi suya ve ateşe
Onu
sesinden bildim, Aşk’tı
Gözleri nasıl da parlaktı
nasıl da siyah ve masum
Onu
sesinden bildim, Aşk’tı
Sefih,
aciz, ama yüce
kendini saklayamayacak kadar ketum
Onu
sesinden bildim, Aşk’tı
Aşka
benden daha muhtaçtı
Ölmeye, ölesiye sevmeye
Hüseyin Ferhad’ın
Orta Asya’dan Küçük Asya’ya, yani Anadolu’ya taşıdığı zaman
tozlarını tanımaya/anlamaya çalışırken, doğa tutkunu, ilk
bitkibilimcimiz Hikmet Birand’ı andım sıklıkla. Sevgiyle
andım. Step olgusunu Anadolu coğrafyasından okutmuş bir başka
adı, değerli doğa öğretmeni, bilge insanı... Özel serüvenimin
bir parçası saydığım, “Şairler İçin Derk Desenleri”
dosyamdaki “Hüseyin Ferhad İçin”i yazarken, Hikmet Birand’ın
Anadolu’yu anlatmasından yararlandım. Kesinlikle
tasarlamadığım halde, şamanizmin uğurlu sayısı olan on birinci
sırayı alan şiir, bu metinde söylediklerimin yoğrulup
sıkıştırılmış özeti diye kabul edilebilir.
ŞAİRLER
İÇİN DERK DESENLERİ :
(11)
Hüseyin Ferhad
İçin
“Karaman
Ovası’nda stepte gidiyorduk. Ay batmak,
güneş doğmak üzere idi. Açık mavi gökte sabahçı
birkaç yıldızın bile hâlâ feri geçmemişti, ışıldıyorlardı. Çok
sürmedi, güneş gümüş kamçılarını sallamaya, ovada canlı ne
varsa,hepsini uyandırmaya başladı. Sabah oldu.” **
Hikmet
Birand
Sabah
gözlerden başlar, geçer dizginlenmiş kalbe
balkıyan serinlik mi, yorgun dünlerin tortusu mu
anılar, raks eder rayların aynasında, rüzgârın mahur
fısıltısı diyarlarca yankı, çıldırtan hazdır uslu stepte
birkaç çiy damlasına değer şölen; hayalle olan arası...
oradan
başladıydı sanki serüven, sürüp giden boy
süzülüp silinen ay, ölümü saymamış, ıskalamış gibi
sonsuzluk arayışında biz var mıydık, ayık mıydık
esrik mi, soy kütüğüne düşmüş betik defteri güneşin
derip bağlandığımız şevk, dilimize pelesenk oydu
Türkçe
yolculuk aşkıyla akıyordu ipek an, ırmakta
travers kıyılarca, akış ki duyguları beslermiş en çok
öğrendik; bitkiyiz, özü öğrendik, eksileni sabahtan
gümüş belli kum saatinden, süzülendi toy ömrümüz
belki de kalandı, gri gölgeler uzayında sanrı, bizdik...
hiçbir
şeycik mi çoğalmaz çiyden ve fosilden gayrı
eğreltilerdi birbirine doğru seğiren, tek çizgi ucu ok
raylar, ağlamaklı ip/ince yitip kopardı: son, leke bile
değilken dönüştüğü; her şey fer, içi tansık coğrafya
yıldızların değdiği, nereye göçse şaman, sabahtır hali
evet sabah, kor güllerce doğan, ilk armağanı Ülgen’in.
Türkçe şiirin
uzaklara seslenen yapıtı, Kılıç İpekte Sınanır
dolayısıyla, Hüseyin Ferhad şiiri için daha pek çok şey
söylenebilir. Söylenecektir. Çünkü şiirimiz, bir ustasının
daha adını tarih yapraklarına nakşetmiş sayılır. Ve büyük bir
dileğini : Şaman kardeşliği şiirden uzak kalmasın...
Bursa, Temmuz 2000 – Kasım 2001
* Hüseyin
Ferhad, Kılıç İpekte Sınanır-Toplu Şiirler, Yapı Kredi
Yayınları, İstanbul, Mart 2000.
**Hikmet
Birand, Anadolu Manzaraları, (s. 5) TÜBİTAK Yay.
Popüler Bilim Kitapları, 112, 3. Baskı, Ankara, Kasım 1999.