Güneşin varlığından; ısının ve gölgenin
iyiliğinden sözcükler damıtmaya yelteniyorum, naçizane.
Çukurova'dan öğrenmeye niyetlendiğim 'iyimser zaman kullanma'
yollarını deniyorum. Kılavuz olarak, yanıma şiiri alıyorum
elbette... Bu kez müzmin bir Çukurovalı şairin; Adnan Yücel'in
yazma-yaşama serüvenini okuyorum. Sadece okumak ve yorumlamaya
çalışmak değil, yanı sıra anlatmaya, paylaşmaya kalkışıyorum.
Okurken üzerime sinen şiir ruhunu, bendeki etkilerini açarak
koyuluyorum yola.
Adnan Yücel'in şiirleri dokuz kitaplık
bir 'özel' dünyayı oluşturuyor. Daha ilk şiirleriyle toplumcu
gerçekçi anlayışın dolaşım damarlarını benimsemiş. Seçtiği ve
yürüdüğü yol ekseninden sapmamış, tavrı ve sesi, hiç
uzaklaşmadığı söylem kıyısını zenginleştirmiş hep. Aşk
şiirleriyle bile somut gerçeklik verilerini dokumuş, içeriğin
yalın gücünü, sevda özünü korumayı sürdürmüştür. Hüznü,
endişesi, yer yer düşsel/kurgusal derinlik ve gizemsel (soyut)
özellikler barındırıyor o nedenle, Rüzgârla Bir' yankısını
dolaştırıyor hayat bozkırında;
Söyle ayrık
tarlasında güller duysun
Yarını bugünden gören canlar duysun (RB, s. 52)
Gündelik sorunlar, sıkıntılar; tarihsel
olaylar, sınıfsal yenilgiler ve geleneksel 'varoluş'
sancıları, izleklerin gerçeklikle bağını kanıtlıyor.
Yararlandığı toplumsal, doğasal olgular ve katmanları, zaman
prizmasındaki bilinç kırılmalarını yansıtıyor denebilir.
Çukurova'nın verimli toprağından, yakıcı sinekli sarı sıcak
yazlarından, nemli kışlarından şiir dermiş, kaostaki insan
tekini uyandırmak, uyarmak adına. Toplumun en küçük üyesini.
Halk şiirine, kırsal motiflere ve kentsel
varoş/gecekondu sancılarına yakınlığı -yatkınlığı, Yücel
şiirinin inadına sürdüğü, sürdürdüğü arter, gür ses olmuş. O
ses, rengiyle, tonuyla, ritmiyle bütün dünya kırsallarının ve
varoşlarının nabzını gösteriyor sanki. Anlattığı dünya, 'halk'
kavramının unutulmaya yüz tuttuğu şu bireyleşme, globalleşme
hengamesinde, önemli, 'farklı' çağrılar içeriyor. Ne yazık ki,
"benden ötesi tufan" yaklaşımının moda olduğu, kapitalist
egoizmin mübah, başkalarının yarasıyla kanamanın ilkellik,
hatta enayilik/saflık sayıldığı, iki binin şu ilk yıllarında,
hayata ilişkin, devrimcilikle ve şiirle söz almak, Don
Kişot'luktan başka bir şey değil. O nedenledir ki Adnan
Yücel'in 'halk' kavramını, tarihsel ve geleneksel 'bağ'
olgusunu önceliyor olması, dikkate ve takdire şayandır.
Dilini, düşünü ve gerçeğini donattığı izleklerin, izlenimlerin
temel kaynağıdır bilinçlendirme kaygısı. Yani, şiiri ve hayatı
"kültürel yaşama alanı"dır saptamasında bulunmak yanlış
sayılmaz. Bu yargı, şiirlerinde yolculuk ettikçe daha da
pekişiyor insanın zihninde.
1970'li yılların sonlarında başladığı
yazı serüvenini sürdürüyor Yücel. Şiir ve düzyazı külhanında
kendini, bilincini sınıyor, şair kimliğiyle. İlk şiir kitabı
Kavgalarla Sözlenen Sevda 1979'da çıkmış. Şiirin çileli
seferinde geçilen yıllar 'kavgalara' adanmış ömürlerin
özetidir de bir bakıma. Kavga kavramını, kişiselleştirmekten
öte, tutunulacak ütopya diye bellemiştir şair bilinci. Çoğul
bir eylemin en küçük parçası, yani atomudur şiir. Kavga tek
kişilik değildir. Tek kişilik sanılması haksızlık olacağı gibi
mantıksız ve üründe iğreti duracak yanlışlıktır. Kesintisiz
toplumsallığı, yaşamsal imeceyi, yani kolektivizmi öngörür
çünkü ütopyası; "yarin yanağından gayrı her şey" herkesindir
şu yeryüzü sahnesinde. Madde/mülk, bilincin, estetiğin
düşmanıdır ki, bu, insanca varolmanın da düşmanı sayılmasına
denk düşer. Söz, kavganın, hayatı savunmanın aracıdır, savsöz
üretme amacı değil. Şair , şiirini politik platform içinde
tutarken, teröre, ölüme/öldürmeye karşı kalkan ediyor. Zira
şiirin kıyıma, savaşa hizmet etmesi, şiirin evrensel doğasına
aykırıdır. Umut, "gözleri şiir yazan çocuklar" için
akmaktadır. Elbette yarınlara... Çünkü şöyle seslenmektedir
şiir kahramanı:
Yetsin artık
mezarlık kokusu havanın
Masmavi ağıtlar bıraktık geride
Ve salkımsaçak boşluğunu alanların (YAYOD, s.27)
İnsaniliğin, hümanizmin her gün
keşfedilmesi şart değil elbette. Hayatın içinden akan
iletileri, etkileşimleri, şiirin, öykünün çıkış noktası yapan
da yaratılmaya çalışılan ütopik dünyadır. Karşı koşullanma
diyebileceğimiz bilinçlenme, ancak yazıyla, şiirle, öyküyle
aşılanabilir bireylere, topluma. Bu sosyolojik olguyu gözardı
etmeden incelenmeli Adnan Yücel'in şiiri. Özünde, tarihsel
gerçeklikle örtüşmenin tanıklığı güncel tazelikte bulunacaktır
onda. "Köyde kentte yetiştiği yıllara egemen olan toplumsal
sorunlara, acılara, arkadan vurmalara bağlı duyarlıkları;
dengeli yer yer kendine özgü şiirsel sıçramaları beceriyle
kullanabilen bir şair kimliği gösterdi" (s. 287) diyor,
Adnan Yücel için Şükran Kurdakul, ki bu sava katılmamak söz
konusu olamaz, yapıtlar ortada...
'Kavga', 'dava' sözcükleriyle 'savaş'
sözcüğünü aynı potada düşünmek doğru olmaz. Hem sözcüklere,
hem de şiir gibi incelikli sanat türüne, insan kimliğinin
mayasına, ruhuna haksızlıktır, diye düşünüyorum. Adnan
Yücel'in şair duruşunda özellikle dikkat edilmesi gereken
ayrıntı noktalarıdır, bu sözcüklerin akrabalık derecesi,
aralarındaki dirsek teması, aktığı ırmak, ulaştığı anlam
okyanusunu belirler çünkü. Bir de aşk var tabi; "Sesimi
saçlarına bağlamıştım" demeden önceki dizelerden okunabilir:
Bir inancın
yüceliğinde buldum seni
Bir kavganın güzelliğinde sevdim
Yürek yüreğe sevmenin
Göz göze gelmenin yasaklığında
(YAYOD, s. 25)
Hayat hep varoluş kaygısına endeksli;
tartışmasız doğrumuzun, belki kişisel trajedilerimizin
kaynaklandığı kraterdir. Mahşer sandığımızsa, sözcüklerin
ifade alanını aşan anlatıl(a)mazlıktır. O da kabul... Ancak
işin bir başka boyutunu gözardı edemeyiz; kaygının ve kavganın
her an umut içerdiği, çiçeklenme vaat ettiği varsayımını.
Yücel'in şiir kişisi işte o gerçekliği diri tutuyor, okurun
algı merceğinde. Okudukça içselleşen, derinleşen insan
halini...
Tam da sözcüklerin
çıldırma çizgisinde
Güneşten önce gözlerin düşüyor alevlere
(STA, s. 10) deyişi bir örnek sayılır mı
bilmem ama, ben Sivas yangınına ilişkindir diyorum alevlerle
yüzleşme metaforuna. 1998'de yayımlanmış Sular Tanıktır
Aşkımıza adlı kitabından hayatın lehine akan kavga, özlem
ve sevda çağlayanı sözcüklerin, yalınlaşıp yoğunlaştığı
yataktır sonuçta. Adnan Yücel'in şiirinde yalınkat, yani
çıplak sözcükle söyleniyor söz, meramının ön anlamıyla
anlatıyor, art-yan anlamlara rağbet etmiyor pek... Şiirinin
kolay algılanır, iletisinin net ulaşılır oluşu o nedenledir
kuşkusuz.
İlk şiir kitabının çıkışından üç yıl
sonra ikincisini, Soframda Kaval Sesi'ni yayımlamış
Adnan Yücel. Daha sonra gelen kitapların arası iki yılı
aşmamış. İyi bir üretkenlik örneği denebilir. Ne var ki,
1998'de yayımlanan Sular Tanıktır Aşkımıza kitabına
gelindiğinde, bir öncekiyle, Çukurova Çeşitlemesi
(1993) ile arasındaki süre beş yıl olduğu görülüyor.
Şiir kitaplarının yayın aralıkları ilginç
bir takıntıdır bazı okur/yazanlar açısından. Yaratmanın,
yaratılanı sunup paylaşılma evresi yadsınmaz zamanlama konusu
çünkü. Şairin tezgahında yeni yapıt var mı bilemeyiz, ancak
aranın epeyce açıldığı, üretkenlik, verimlilik telaşının
düşündürttüğü bir olasılık... Okur açısından şiirin zamanı
önemlidir, zira yirmili yaşların sonunda okunan şiirle, ellili
yaşlarda okunacak şiir arasındaki duyarlık/düşünsellik ayrımı,
o soyut köprü yabana atılamaz. Devrimci bir özümsemenin
simgesi olan modern hayat anlayışı, elektronik endüstrisinin
işgali altındaki bu yıllarda, üzerine durulması gerekli bir
kıvamdır, şiir dünyası için. Adnan Yücel olgunluk dönemi, orta
yaş şiirlerini sunmayı sürdürecektir.
Dokuz şiir kitabına sinmiş içsel ve
toplumsal sıkıntılar, hüsranlar toplamı, şairin hayat atlasını
göstermeye yeter herhalde. Atlasa bakarken, dikkat edilecek
bazı özellikler var ki, okuyanın merak atlarını şahlandırmaya
yeter: noktalama işaretleri kullanmıyor, (birkaç istisna
hariç) dize başları hep büyük harf, ileti (mesaj) ağırlıklı
sözler, mitolojik kökenli adlar, göndermeler, folklorik
(halkbilimsel kaynaklı) deyişler, örneğin... Dize uzunluğu,
soluklu, dolu söylem, şiirlerin doğaçtan ağızla seslenişi,
imge-simge kaygısını gütmeyiş, sese ve ritme rağbet ediş; hep
aynı 'kavga', aynı 'sevda' damarını besliyor. Çünkü esas olan
insandır, hayattır, doğadır şairin gözünde.
Estetik tasarım, poetik kaygı ikincil
kaldığı sanılır, sosyalist-gerçekçi edebiyat anlayışınca,
tümden yadsınmamakla birlikte... Bu, Adnan Yücel'in şiir
serüveninde kesin kurallara oturmuş bir yöntem, tartım değil.
Zira aşk şiirleri filizlenip çıkıveriyor sayfalar arasında...
Özellikle birey duyarlığı/duygusallığı belirginleşen
ürünlerde, yani, aşk yoğun -yoğun aşk- odağı kimi şiirlerinde,
politik ereği arka planda bırakılmış ustalıkla. Lirik akış,
okunmaya yönelik aksaklık tutukluk göstermeyen sıcak söylemle
sarıyor okuru. Doğaçtan gelen ses/ritim düzeni, soluklanma ve
düşünme payı yaratıyor:
Sular çoktan ışıdı
koynumda
Gel artık uyandır beni
Seher vakti dağıt saçlarını yüzüme
Rüzgârsız uyanamam (BÖBT, s. 15)
Şiirde biçimsel yenilik arayışı,
tekdüzelikten kaçış, okur nezdinde algısal çatışmaya dönüşür
mü, düşünülmeli; okurun bilinç düzeyi öngörülmeli, yapının
oluşturulma aşamasında. Serbest söylemenin, halk söyleyişiyle
kesiştiği nokta, 'halk' sözcüğünün kutsallığını, gelenekten
doğan güzelliğinin inceliklerini buluşturur. İçeriği de
etkileyendir, 'karma' ya da özgür yapı dense abartı olur.
Olsun. Genç okurlar, şair adayları için ilginç bir ayrıntıdır
bu; bir nebze gelenek, bir nebze modernlik kıvamında imgeli
şiir... Postmodernin beri yakası, modernist bakış... Tadımlık
bir alıntı, işte:
Ne gökyüzü sarhoş ne
akşam
Yalnızca türkülerde
Bıçaklanmış bir özlem gibi yaşam (BÖBT, s. 59)
Şiirdeki gelenek, geçmişin derin izi
düşünüldükçe Adnan Yücel'in uzun soluklu şiiri, destansı
söylemi daha kolay sürülecektir. Özellikle, Yeryüzü Aşkın
Yüzü Oluncaya Dek ile Ateşin ve Güneşin Çocukları adlı
'nehir şiir' kitaplarını açımlayabilmek için, zamanı binlerce
yıl gerilerden alıp izlemek gerekir diye düşünüyorum.
Mitolojiye; sanatla "mythos"un ilişkisine bakışı hakkında,
"Efsaneden Bilime Geçmişteki Gelecek" başlıklı yazısında ipucu
veriyor: "Çünkü gerçek mythosun temeli korkuya dayalı
olamaz. Tam aksine onun temeli Logos'a , yani doğanın kendi
gerçek yasalarına, bir de kendisini estetik dokuyla
ölümsüzleştiren Epos'a dayalıdır. Yani mythosun temeli bilime
ve sanata dayalıdır." Yücel'in şiirsel kaynaklarını,
birikimini anlamayı kolaylaştırıyor söyledikleri. Nesneler ve
sanat zamanda sınanmaktadır çünkü:
Gün doğar
Ay çıkar
Yıllar yılları kovalar gider
Şu yıkılmış uygarlık
Şu yosun tutan mermer
Bir saniye gibi tutup yüzyılları
Suların bir tek damlasına gizler
(SKS, s. 75)
İlk baskısı 1989'da yapılan, Rüzgârla
Bir adlı kitabıyla lirik tını yakamozlaşması gösteriyor
şiirinde. Özellikle "Ciğer Parem" ve kitaba adını veren
"Rüzgârla Bir" Adnan Yücel'in hak, hayat, (adalet) kavgasına
endeksli toplumcu söyleminden epeyce farklı 'ses tonu'
yankılandırıyor. Acıya Kurşun İşlemez'de (1985) seçtiği
lirik yolu daha da özümsetmiş. Okuru, beklenmedik bir duygu
depreşmesine itiyor dense yeridir. Sanki az bilinen, gözden
kaçmış şiirler diye tanımlanabilecek türden örnekler, çeşni
denebilir.
O kapsama eklenecek başka şiirleri de var
kuşkusuz, ama toplumun dertlerini deşip, devrimci davayı
öncelerken, şiirine; "tüh, bireyi ıskalamışım" kaygısı
taşıtmadığı besbelli, şeklinde yorumlanabilir tavrı.
Okur, bir bakıma şair adına da yanıt
aramaya çalışacaktır; tekille çoğulun mesafesi ne oranda
bulunmalı, sorusu karşısında. Bu bağlamda söyleyeceklerim,
özeleştiriyi, sitemi diri tutmaya yönelik algılanabilir.
Olsun; "Çok lifli bir düş urganıydı zaman" dizesi tedirgin
düşünceyi ateşliyor ya beynimde... Daha çok, şiir kahramanıyla
yüzleştiği, hesaplaştığı anları vardır okurun, hani kendisini
de görür aynada, işte öyle bir şey, okuma serüvenin çoğunlukla
sunduğu.
Uzun soluklu şiirlerin dikkat çeken diğer
özelliği; yöresel 'ağız'dan evrensel 'ses'e ulanıyor olması.
Bazen, "çay kırmızı bakıyor zeytin kara" ve "Birden
çatlar göklerin mavi bağrı" gibi doğa devinimleri de
içeren dizeler şaşırtmıyor okuyanı. Anadolu: Nehirleriyle,
dağlarıyla, ovalarıyla dile geliyor adeta. Başta Toroslar,
Çukurova, Dicle-Fırat arası (Mezopotamya) tarihiyle, trajik
çelişkilere, savaşlara yıkımlara sahne oluşuyla, yankı buluyor
söylemde. Elazığ doğumlu, Adana'da mukim olmanın dışında, özel
nedeni yok sanırım bölgelerin tarihini anlama, anlatma
isteğinin... Toplumun zamanla ve gerçekle diyalektik bağı,
sınıfsal/zamansal gerilimlerin yansıması anlatılmış 'nehir
şiir'de. Coğrafyanın ve mistik birikimlerin (mitolojinin de)
şiirine nüksedişi belirgin. Yer ve olay zenginliği, kaynağını
otantik derinliklerden, tüm zamanlara yayılmış
özgürlük-özgünlük arayışından geliyor. Yaşanmışlıktan feyiz
alıyor... Anlatı kumaşını o koşullarda, yaşamı orada dokuyor
şair;
Yıllar okyanusta
yorgun bir gemi
Ve yaşam
Karada ağlayan bir sevgiliydi
(...)
Yaşamak denilen bu yüce şiir
Dizelerindeki tarihsel, mitolojik
göndermeler, aşkı da ölümü de süzgeçten geçirmiş sanki. Adnan
Yücel'in sanat birikimi, hayatını sürdürdüğü topraklar etken,
'nehir şiir' yazmasına. On bin yıl geçmişe yolculukları bir
de, beyhude değil herhalde...
Yapıtları arasındaki iki 'nehir şiir'
kitabıyla, birey-toplum-dünya sancılarının büyük destanını
anlatıyor şair. Tarihin akışından kesitler içeren sözsel
peyzajların folklorik öğeler sunduğu gözden kaçmıyor. Genelde,
halk şiiri atmosferindeki söylemi egemen kıldığı yapı, kâh
ağıt, kah deyiş veya destan türüne göndermelerle bezenmiş ve
sayfalarca sürüyor. Bazı dize kümeleri bilinçli olarak
yineleniyor. Örneğin:
Bitmedi daha sürüyor
o kavga
Ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
dizeleri... Bütün bölümlerde
karşılaştıkça takılıyor akla; acaba şair, bazı dizelerin
ateşine, vurgu gücüne daha çok mu işlev yüklüyor? Düşünmeden
edemiyor insan.
Adnan Yücel'in şiirleri uzun soluklu.
Şiirler, bölümler arasındaki organik bağlantılar, ilmeklenmiş
renk ve ritim oyunları seziliyor, dikkatlice, geriye
dönüşlerle okunursa hele... Yinelemeye örnekse; "Güneşin
Kapıları" şiirinin:
Bir badem çiçeği
sürsem şimdi namluya
Beynime sıksam
Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam, dizeleri...
Aynı kitaptaki (Yeryüzü Aşkın Yüzü
Oluncaya Dek), "Ölümüm Bahar Olsa" adlı şiirin bitiş
dizelerini oluşturuyor. Dikkati çekiyor; bazı dizeler söylemin
omurgası kılınmış sanki. Şairin
uzun şiirlerini güçlendirme yolu/yöntemi
mi bu? Yoksa sözün akışında ortaya çıkan bir 'örgü', 'kılgı'
rastlantısallığı mı? Şiirin hareket alanını enginleştirme,
yaygınlık sağlamadaki öngörülüş belki de. Şiir, bazı hallerde
şairini de ardından sürüklüyormuş meğer, diye düşünebilir
miyiz? Neden olmasın?
Bu bir eleştiri metni değil. Eleştiri
konusu, ülkemiz edebiyatının, (en çok da şiirin) büyük
eksiklerinden kuşkusuz. İlgisizlik, fiziksel/ruhsal
kısırlıktan, sözsüzlük ağrılarından, arızalarından ötürü
tükenmiyor hiç. Genel kanı öyle. Ama sorgulaması şairlere
kalmamalı. Nasıl değerlendirilebilir şair-okur-eleştirmen
üçgeninin şeytani dengesizliği, henüz netlik kazan(a)mamış.
Sanırım şairlerin kesintisiz kanayan yarası bu... Her şeye
karşın, hayat şiiri emziriyor ve neler demek geliyorsa içinden
onu demiş oluyor şair. Öyle ya şiirin hikmetinden sual olunur
mu? Sonuçta hayatı kapsarken...
Adnan Yücel'in yazdıklarını anlama
gayretimi, hayatıyla, ülkemizin koşullarıyla ve şiir veriminin
durumuyla birlikte, hatta 'kriz' serüvenine koşut sürdürdüğümü
sanıyorum. Çukurovalı bir şairin, yerel (taşra değil) adresten
Türkiye'ye ve Dünya'ya seslenişini duymalı, yapıtlarını,
yaşadığını görmeli diyorum. Değerbilirlik adına hiç değilse
okunmalı. Görülen o ki, okur yeterince ilgi göstermiş,
kitaplarının iki ve daha çok basım adedine (bir tanesi altıncı
baskıya) ulaşmışlığı yabana atılamaz. Ülkemizdeki okunurluk
ortalamasını epeyce 'yukarı' zorladığı sanısı bile hoş.
Otuz küsur yılda yaratılan, üretilen şiir
meyvesi, kuşkusuz, toplumsalcı şiir tarihimize sunulmuş önemli
katkıdır. Adnan Yücel şiirine nasıl yaklaşılmalı? sorusunu
yanıtlamak birkaç sayfada başarılamaz, biliyorum, ama onun gür
sesine dikkat çekmeye yetecek denli yorum yapabildimse ne
mutlu. (Ki en az bu denli uzun sözü hak ediyor şiiri.)
Tasarladığım çözümlemeyi yapabildim mi peki? Yanıt sizde;
şairin okuru, şiirin dostu sayılanlar. Okuma ve anlamaya
çalışma sırası sizde.